19.12.11
en net sekilde su an'i hatirliyorum ve sanirim seninle yitip gittigi icin bir tek onu ozluyorum: beraber uyudugumuz 20 kusur geceden tek birinde yapabildigiz pillow talk. yataga enlemesine uzanmisiz. neyden bahsettigimizi gercekten hatirlamiyorum ama sen sesini bir canavar sesi gibi yapip "sozde" beni öldürüyorsun. mesela isiriyorsun, opuyorsun, nefes almiyorum, yine opuyorsun. o an daha cok sey gibiydi: ben cocukken babam yorgani ustume ortmeye gelir. bir sey olmustur ve moralim bozuktur. beni eglendirmek icin canavar taklidi yapar. sesi kalinlasir. gidiklamaya baslar beni. ben de guya ondan korkmusum gibi yorganin altina daha da saklanirim. ama kikir kikir da gulerim. sen beni optugunde kikir kikir guluyorum. bir an simarik bir kiz cocugu firliyor icimden. o an cok ozel. o bir anlik firlama ani. birkac hafta sonra bir gece "umarim bu dunyaya bir seyler katabilirim" diyorsun. bilimsel calismalarindan bahsediyorsun. adim gibi biliyorum. ama bir an bu istegin inanilmaz saf geliyor. bir cocugun isteklerinin safliginda. en azindan, diyorum, d...g... diye birisinin hayatina mutlu bir donem getirmis oldun. elini yanagima uzaniyorsun beni opmek icin. ama elin islaniyor. aa aglama diyorsun sasirip. ama bunlar uzun zamanin aksine, mutluluk gozyaslari. 4 gun sonra beni terk ediyorsun. kalkiyorum yanindan. cikiyorum starbuckstan. elimde poset. yoldan karsiya gecerken "iste tam bu anda araba carpmaliydi" diyorum. es geciyor carpmiyor. ilk koseyi doner donmez duvara yaslanip aglamaya basliyorum. saat aksam 8. sokak kalabalik. ben yavrusunu kaybetmis hayvan vahsiliginde agliyorum. sonra yoluma devam ediyorum. eve girene dek 2 teyze yolumu kesip "neyin var kizim" diyorlar. ne diyebilirim ki. ben en cok anneme sarilip aglamak isterim ama anneme ne diyebilirim ki. eve giriyorum. kendi evim degil. merve'nin evi. ayakkabilarimi nasil cikariyorum hatirlamiyorum. salonun ortasinda bir sigara yakip araliksiz 10 dakika kufrediyorum. her kurdugum cumleyi, senden yaptigim her alintiyi bir kufurle sonlandiriyorum. sonra oturuyorum. daha sonrasini hatirlamiyorum. simdi uyuyorum.
29.11.11
yol

ne kadar üzgün zamanlarım vardı. sanki gittiğim her yolculuktan evvel arkamdan dökülen sularla beraber tüm o üzüntüler, aylar, yıllar, evler, yastıklar silindi. gördüğüm her yeni şehirde, bir sokak daha kattım kendime. bu yüzdendir işte şehirlerin haritalarını biriktirmem. ve yolları asla unutmamamdan bilmem bahsetmeme gerek var mı. dinlediğim en güzel şarkılar temmuzun son gününe, gördüğüm en güzel gün batımı istanbulun denizine düşmüş. ne kadar çok üzüldüm! bazen üzülerek öleceğimi düşünürdüm. belki gelecekte hala üzgün olacağım ama en azından şu anda mutluyum. hayatımın en mutlu senesiydin 2011. yavaş yavaş sonuna geliyoruz ve ben seni çok özleyeceğim. 2012 asla senin kadar eğlenceli geçemez, biliyorum, bir insan, yılda 2 defa paris’te nefes alır mı? durup amsterdam’da nefessiz kalır mı? barcelona güneşinde gülüşünü parlatır mı? hiç durduk yerden, hayatına güzel bir insan buyur eder mi? aldım, kaldım, parlattım, ettim. daha çok görmem, gezmem ve öğrenmem lazım. bana en güzel gülümsemesiyle vuran hafızama, kendi başına kalma fırsatı tanımaksızın, adımlarıma takılan rüzgara bakmaksızın, yollara dökülmem lazım. çünkü yol sana kendini verir.
24.11.11
hayatımda ilk defa rüyalarımdan hafif uyanıyorum.
çünkü artık uyandığımda, bir dakika süresince falan adımı-soyadımı-hayatımı hatırlamam gerekiyor.
tanıdık bir koku, gülümseme, isim, ses, ışık altında uyanmıyorum.
yastıkların ve çarşafların da üzerinde bir bulutum.
hatırladıklarım: sarı, güneş, kirpik, kapalı gün, gülümseme, gri iç çamaşırı, ellerim, gözümü kırpamadığım bir gece, "tanrım burada ne işim var?!" düşüncesi, çarşafın güzel rengi, gözlerimin garip sevgisi, ellerinin garip yumuşaklığı.
çünkü artık uyandığımda, bir dakika süresince falan adımı-soyadımı-hayatımı hatırlamam gerekiyor.
tanıdık bir koku, gülümseme, isim, ses, ışık altında uyanmıyorum.
yastıkların ve çarşafların da üzerinde bir bulutum.
hatırladıklarım: sarı, güneş, kirpik, kapalı gün, gülümseme, gri iç çamaşırı, ellerim, gözümü kırpamadığım bir gece, "tanrım burada ne işim var?!" düşüncesi, çarşafın güzel rengi, gözlerimin garip sevgisi, ellerinin garip yumuşaklığı.
19.11.11
27- rüyalar, anılar kadar önemlidir. tabiri caizdir.
onu sevmiyorum. ondan nefret ediyorum. ellerinden, kaba etlerinden, biçimsiz bıyıklarından. ama yine de rüyamda, hala temiz bir şeyler görebilmek beni üzdü. onun üzeri çamur dolu. onu sevemem. sevmiyorum da zaten. işin kötü yanı bu: özlemek.
mesela üzülüyorum, sevdiğim insan gittiğinde, gitmek zorunda kaldığında, ben rüyalarımdan nasıl sağ çıkacağım? kötü bir insanı rüyanda özlesen bile uyandığında "bunu-şunu-onları sevmiyordum" dersin ve biter. ama her şeyiyle sevdiğin, HER ŞEYİYLE benimsediğin birisini özlemek çok yorucu değil mi?
öyle olmalı.
bazen senin yanındayken bile seni özlüyorum.
bazen senin yanındayken bile seni unutuyorum.
olayların kronolojik sırasını karıştırmalarım, okumadan önce yazmayı öğrenmem gibi.
mesela üzülüyorum, sevdiğim insan gittiğinde, gitmek zorunda kaldığında, ben rüyalarımdan nasıl sağ çıkacağım? kötü bir insanı rüyanda özlesen bile uyandığında "bunu-şunu-onları sevmiyordum" dersin ve biter. ama her şeyiyle sevdiğin, HER ŞEYİYLE benimsediğin birisini özlemek çok yorucu değil mi?
öyle olmalı.
bazen senin yanındayken bile seni özlüyorum.
bazen senin yanındayken bile seni unutuyorum.
olayların kronolojik sırasını karıştırmalarım, okumadan önce yazmayı öğrenmem gibi.
14.11.11
kırmızı masa.
başlangıçta sadece ikisi vardı. sonra bir arttı, topladığımda dört ediyordu. bir dikdörtgenin uzun kenarlarını ikişer ikişer dolduracak, kısa kenarlarına salata tabaklarını yığacak kadar.
arada başka sandalyeler de çekildi yanıbaşa. bazıları çok garip konuşuyorlardı, bazılarının ellerinde silinmeyen bir et kokusu, kimisinin ağzından temizlikler akarken, kimisi kirini gözlerinden bulaştırırdı. baktığı yere yara açardı.
sonra masa değişti. masada üç kişi vardı. ortalarında kalakalmıştım. her işim bitmiş ama çıkamıyordum. çünkü iki yanım da yavaş insanlarla doluydu.
sonra masa değişti. tek başımaydım. 1. dünya savaşı 1914 ile 1918 arasında gerçekleşmiştir. bunu asla unutamam. bir de 15 katlı bir apartmanın damında baş başa kaldığım erkek çocuğunu.
masa, defalarca değişti. ama o uzun kenarlarına dördümüzün oturduğu dikdörtgen masa hala aynıydı. masa akıp gidiyor, ben sadece olan biteni izliyor, dönüp dolaşıp o masaya oturuyordum.
önümde kırmızı bir masa var. yanındaki siyah olmalı. üzeri küller dolu. bir koltuktayım. sağımdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda varlar, biliyorum, çünkü masada konuşulan tek şey buydu yıllardır. solumdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda yoklar, biliyorum. hatta birkaç ay sonramda bile görünmüyorlar, bu eve bir daha gelecek miyim, o bile müphem. ama ben bu evi biliyorum. tek başıma bile avcumun içi gibi bulabiliyorum.
burada durmam lazım. kırmızı masayı hatırlıyorum. külleri hatırlıyorum.
ama solumdaki üç insanı tanımıyorum.
sağımdaki üç insanı içimden çıkaramıyorum.
doğru masa bu değil mi?
kırmızı olan. emin olamıyorum. ama solumdaki üç insana çaktıramam. sağımdaki üç insan ise çoktan gitti. ileride bir yerlerde, belki ocak ayında, yeniden buluşmak üzere. ellerinde peçeteler, ellerinde elleriyle, ellerinde güçleriyle, ellerinde sözleriyle.. diyecekler ki "biz buradayız."
hala emin olamıyorum. şu an yirmiüçüncü dakikaya girdim bu emanetsizlik haliyle. ama kendimi inandırmaya çalışıyorum. o an diyorum ki "sen bu üç insanı tanıyorsun aslında ya. baksana. biliyorsun baya baya şu adamı."
neyi biliyorum ben allah aşkına?
masanın ayakları sağlam
peki tamam da:
ayaklarıma dolanan başım mıydı,
rüzgar mı.
arada başka sandalyeler de çekildi yanıbaşa. bazıları çok garip konuşuyorlardı, bazılarının ellerinde silinmeyen bir et kokusu, kimisinin ağzından temizlikler akarken, kimisi kirini gözlerinden bulaştırırdı. baktığı yere yara açardı.
sonra masa değişti. masada üç kişi vardı. ortalarında kalakalmıştım. her işim bitmiş ama çıkamıyordum. çünkü iki yanım da yavaş insanlarla doluydu.
sonra masa değişti. tek başımaydım. 1. dünya savaşı 1914 ile 1918 arasında gerçekleşmiştir. bunu asla unutamam. bir de 15 katlı bir apartmanın damında baş başa kaldığım erkek çocuğunu.
masa, defalarca değişti. ama o uzun kenarlarına dördümüzün oturduğu dikdörtgen masa hala aynıydı. masa akıp gidiyor, ben sadece olan biteni izliyor, dönüp dolaşıp o masaya oturuyordum.
önümde kırmızı bir masa var. yanındaki siyah olmalı. üzeri küller dolu. bir koltuktayım. sağımdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda varlar, biliyorum, çünkü masada konuşulan tek şey buydu yıllardır. solumdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda yoklar, biliyorum. hatta birkaç ay sonramda bile görünmüyorlar, bu eve bir daha gelecek miyim, o bile müphem. ama ben bu evi biliyorum. tek başıma bile avcumun içi gibi bulabiliyorum.
burada durmam lazım. kırmızı masayı hatırlıyorum. külleri hatırlıyorum.
ama solumdaki üç insanı tanımıyorum.
sağımdaki üç insanı içimden çıkaramıyorum.
doğru masa bu değil mi?
kırmızı olan. emin olamıyorum. ama solumdaki üç insana çaktıramam. sağımdaki üç insan ise çoktan gitti. ileride bir yerlerde, belki ocak ayında, yeniden buluşmak üzere. ellerinde peçeteler, ellerinde elleriyle, ellerinde güçleriyle, ellerinde sözleriyle.. diyecekler ki "biz buradayız."
hala emin olamıyorum. şu an yirmiüçüncü dakikaya girdim bu emanetsizlik haliyle. ama kendimi inandırmaya çalışıyorum. o an diyorum ki "sen bu üç insanı tanıyorsun aslında ya. baksana. biliyorsun baya baya şu adamı."
neyi biliyorum ben allah aşkına?
masanın ayakları sağlam
peki tamam da:
ayaklarıma dolanan başım mıydı,
rüzgar mı.
2.11.11
1 haftadır hayatım o kadar garip
aldığım kararlar o kadar şaşırtıcı ki
seni aldım, hayatımın tam ortasına "pat!" diye bıraktım
beni aldın, ellerimi-gözlerimi-ayak parmaklarımı tuttun
o kadar beyaz ve iyisin ki
sana baktığımda seni görememek beni üzüyor
bir kırılma noktası, bir defect, bir ayıp, bir kusur olmalı diyor aklım
ama hiçbir şey yok
her şeyin iyi
her dokunuşun şefkatli
her seslenişin sevecen
böyle bakınca aşık olmamam için hiçbir engel yok
ama o kadar doğrusun ki
insani hatalarını kestiremiyorum
ben senden gelecek zararlara karşı gözümü kapatmadıkça
sana aşık olamıyorum.
yoksa,
yanında inanılmaz huzurluyum
benim en yumuşak yastığım senin kolların
benim en güzel günaydınım senin gülüşün
peki ama sen kimsin ve nereden geldin?
aldığım kararlar o kadar şaşırtıcı ki
seni aldım, hayatımın tam ortasına "pat!" diye bıraktım
beni aldın, ellerimi-gözlerimi-ayak parmaklarımı tuttun
o kadar beyaz ve iyisin ki
sana baktığımda seni görememek beni üzüyor
bir kırılma noktası, bir defect, bir ayıp, bir kusur olmalı diyor aklım
ama hiçbir şey yok
her şeyin iyi
her dokunuşun şefkatli
her seslenişin sevecen
böyle bakınca aşık olmamam için hiçbir engel yok
ama o kadar doğrusun ki
insani hatalarını kestiremiyorum
ben senden gelecek zararlara karşı gözümü kapatmadıkça
sana aşık olamıyorum.
yoksa,
yanında inanılmaz huzurluyum
benim en yumuşak yastığım senin kolların
benim en güzel günaydınım senin gülüşün
peki ama sen kimsin ve nereden geldin?
31.10.11
parmaklarıma kokun sindi
dümdüz aşağı inen karnıma ise ellerin
saçlarıma o geniş ağzın
aklıma ise uyurken suratına bıraktığın geniş gülümsemen.
seni seviyorum demek için beklemem,
gözümün geceyarısında bitecek bu peri masalına takılı olmasından
tüm bunları ve şu koltuk üzerine dağılmış tütünleri saymazsak
seninle huzurluyum.
dümdüz aşağı inen karnıma ise ellerin
saçlarıma o geniş ağzın
aklıma ise uyurken suratına bıraktığın geniş gülümsemen.
seni seviyorum demek için beklemem,
gözümün geceyarısında bitecek bu peri masalına takılı olmasından
tüm bunları ve şu koltuk üzerine dağılmış tütünleri saymazsak
seninle huzurluyum.
25.10.11
24.10.11
bugün şu mavi hat boyunca yürüdük.
senin ilişkilerini acımasızca unuttuğunu itiraf ettiğin,
benim zarar görme korkularımı açtığım,
senin bana antimadde tezini anlattığın,
benim fotoğrafını çektiğim,
senin özür dilediğin,
benim gülümsediğim,
senin yüzüme daldığın,
benim üşüdüğüm,
senin parmağımı ısırdığın,
benim taklidini yaptığım,
senin ellerime dikkat ettiğin,
benim freudiyen sırrımı verdiğim,
senin elimi tuttuğun,
benim kalbimin çıktığı,
tüm noktaları hatırlıyorum bu mavi hat üzerinde.
23.10.11
kendime çeşitli işkenceler yapıyordum.
bir arabanın önüne atlıyordum.
bir uçurumdan kayıyordum.
birden kendimi bir bataklığa atıyor ve bir yılan balığıyla beraber yüzüyordum.
sonra boğuluyordum ve yüzüm porselen kadar beyaz ama her yanım bataklık çamuruna bulanmış halde yüzüyordu bedenim suda.
hastaneye kaldırıldığımda doktorlar vücudumdaki çürükleri ve kırıkları inceliyorlardı.
onlara bataklığı anlattığımda bunu anlamıyorlardı.
neden diyorlardı, neden attın kendini.
bataklıkta yüzüm olabildiğine solgun ve her yanım çamura bulanmış bir halde yüzerken,
o görüntünün ne kadar tanrısal olduğunu göremiyorlardı.
ama siz görebiliyor musunuz?
bir arabanın önüne atlıyordum.
bir uçurumdan kayıyordum.
birden kendimi bir bataklığa atıyor ve bir yılan balığıyla beraber yüzüyordum.
sonra boğuluyordum ve yüzüm porselen kadar beyaz ama her yanım bataklık çamuruna bulanmış halde yüzüyordu bedenim suda.
hastaneye kaldırıldığımda doktorlar vücudumdaki çürükleri ve kırıkları inceliyorlardı.
onlara bataklığı anlattığımda bunu anlamıyorlardı.
neden diyorlardı, neden attın kendini.
bataklıkta yüzüm olabildiğine solgun ve her yanım çamura bulanmış bir halde yüzerken,
o görüntünün ne kadar tanrısal olduğunu göremiyorlardı.
ama siz görebiliyor musunuz?
20.10.11
beni benimle bıraktığında toprağı eşeliyorum
koca bir kök çıkıyor
merakımla suluyorum
dalları budakları, her biri başka insan, büyüyor.
uzanıp meyvesinin tadına bakıyorum:
kekremsi.
tüm dalları kırıp, ateşe vermek istiyorum
ama ne ağacı ateşe verebilecek gücüm var,
ne de bir adım geriye gidebilecek haldeyim
ben o ağaca tam da gövdesinden bağlanmışım
sen aklımı tam da gövdemden bağlamışsın.
beni benimle bıraktığında toprağı eşeliyorum
geçmişin çıkıyor.
yoksa elbette,
ben ağaçları seviyorum.
koca bir kök çıkıyor
merakımla suluyorum
dalları budakları, her biri başka insan, büyüyor.
uzanıp meyvesinin tadına bakıyorum:
kekremsi.
tüm dalları kırıp, ateşe vermek istiyorum
ama ne ağacı ateşe verebilecek gücüm var,
ne de bir adım geriye gidebilecek haldeyim
ben o ağaca tam da gövdesinden bağlanmışım
sen aklımı tam da gövdemden bağlamışsın.
beni benimle bıraktığında toprağı eşeliyorum
geçmişin çıkıyor.
yoksa elbette,
ben ağaçları seviyorum.
16.10.11
seni sevmeye yeltenirken sık sık kendime tekrarladığım söz şu: you're not a chance. you're a person.
panikliyorum ve gideceğin günü tahayyül ediyorum çünkü hiçbir şey başlamadan evvel mutsuz olmak gibi bir huyum vardır.
gideceksin bir gün.
sevmeyeceksin.
yalanlar başlayacak.
a dur!
belki ben giderim?
bilinmez ki bu.
m. ile her şey bittiğinde anlamıştım: insanları zorla elinden tutup sizi sevmesi için zorlayamazsınız.
sizi sevmedikleri için suçlayamazsınız.
hatta gittikleri için de suçlanmaz kimse. çok saçma! yarın ölebiliriz bile. gitmek niye bu kadar büyütülsün?
sadece, giderken haber versin yeter.
akşama yemeğe gideriz diye sözleşmişken, bir öğlen vakti aylarca yemek yemene engel olacak kadar şiddetli bir yumruk atıp kalbine, pardon karnına, bırakıp gitmesin.
desin ki ben gidiyorum.
tamam derim.
sonra ellerimi dökerim yine rüzgara.
alıp taşır beni bir sonraki durağa.
panikliyorum ve gideceğin günü tahayyül ediyorum çünkü hiçbir şey başlamadan evvel mutsuz olmak gibi bir huyum vardır.
gideceksin bir gün.
sevmeyeceksin.
yalanlar başlayacak.
a dur!
belki ben giderim?
bilinmez ki bu.
m. ile her şey bittiğinde anlamıştım: insanları zorla elinden tutup sizi sevmesi için zorlayamazsınız.
sizi sevmedikleri için suçlayamazsınız.
hatta gittikleri için de suçlanmaz kimse. çok saçma! yarın ölebiliriz bile. gitmek niye bu kadar büyütülsün?
sadece, giderken haber versin yeter.
akşama yemeğe gideriz diye sözleşmişken, bir öğlen vakti aylarca yemek yemene engel olacak kadar şiddetli bir yumruk atıp kalbine, pardon karnına, bırakıp gitmesin.
desin ki ben gidiyorum.
tamam derim.
sonra ellerimi dökerim yine rüzgara.
alıp taşır beni bir sonraki durağa.
10.10.11
it just happened.
hiç beklemediğim bir anda karşıma çıktığın için,
arkadaşlarınla biraradayken sanki onları yıllardır tanıyor gibi hissedebildiğim için,
kolların bana freudiyen derecede tanıdık geldiği için,
güldüğünde beni geniş bir salona aldığın için,
bilmediğim milyonlarca terimi saklayan beyninin kıvrımları için,
uyandığımda senin güzel dileğini görebildiğim için,
düşerken beni tuttuğun için,
ilişkiler konusunda farkında olmadan söylediğin o güzel cümle için,
o akşam kadıköy'e kadar geldiğin için,
uyumadan evvel okuduğun kitabın önsözünü paylaşmak için beni aradığın için,
en çok da
i didn't see it coming, make me dance, i want to surrender diyebildiğim için
sana aşık oluyorum.
arkadaşlarınla biraradayken sanki onları yıllardır tanıyor gibi hissedebildiğim için,
kolların bana freudiyen derecede tanıdık geldiği için,
güldüğünde beni geniş bir salona aldığın için,
bilmediğim milyonlarca terimi saklayan beyninin kıvrımları için,
uyandığımda senin güzel dileğini görebildiğim için,
düşerken beni tuttuğun için,
ilişkiler konusunda farkında olmadan söylediğin o güzel cümle için,
o akşam kadıköy'e kadar geldiğin için,
uyumadan evvel okuduğun kitabın önsözünü paylaşmak için beni aradığın için,
en çok da
i didn't see it coming, make me dance, i want to surrender diyebildiğim için
sana aşık oluyorum.
7.10.11
dear deer.

kulağım acayip ağrıyor.
((bugün deldirdiğim kıkırdağıma piercing taktırmak için kadife'ye gittim. sonrasında ise yetişmem gereken bir histoloji labı vardı. yürüdüm yürüdüm yürüdüm. derin bir nefes almak istedim ama tam şurama tıkandı.))
anladım ki:
ben seninle yapamıyorum.
ben seni sevemiyorum.
bir şeyleri yok ettin. ezdin. parçaladın. ısırdın ve kopardın. vahşice.
sonra da sordun "neden eskisi gibi değilsin" diye. sakince.
ben artık sana bir şeyler anlatmak bile istemiyorum. senden kaçıyorum. senin durmadan benimle vakit geçirmeye çalışman bana komik geliyor.
beni kaybetme paniğiyle saldırıyorsun birden. oysa başta ne yapmıştın hatırla: yok et. ez. parçala. ısır. kopar.
ne farkı kalıyor?
bir dur, bir düşün.
beni sevip sevmediğini.
ki beni sevmek zorunda da değilsin. biraz içini dinlesen duyacaksın zaten senin de benimleyken yapamadığını.
bunu itiraf edemiyorsun sadece.
sadece alışkanlık sendeki. yalnız kalamıyorsun.
beni bırakmıyorsun da bağlıyorsun.
boynuzları iç içe geçmiş iki geyik gibiyiz.
ve benim kulağım çok ağrıyor.
insan durup da şey demek istiyor: ben seni anlıyorum.
sonra bunu söylerken akan gözyaşlarını silmek istiyor. kafasını sağa çevirdiği an annesini bulmak istiyor. “ben sana güveniyorum. sen her şeyi yaparsın” diyen annesine sarılmak istiyor. ama bunların hiçbiri yok tabi ki. ben giderim, sevgili ev arkadaşıma ağlarım. ama o bir insan değil, beni anlamaz. o bir hayvan. bana sadece bakar. ben de giderim wild beasts açarım o zaman.
hiçbir şey yapamayacakmışım, dağılan aklımı toparlayamayacakmışım, ellerimi bir daha koruyamayacakmışım. ben herkesten geride kalacakmışım. hep aynı döngüyü tekrar tekrar okuyacakmışım. aynı kitapta aynı sayfaları ezberlicekmişim. bir adım ilerleyemicekmişim gibi geliyor.
belki de
bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum.
bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum.
29.9.11
gece, müzik festivalinden ölmüş ve ıslanmış halde çıkıp, çağdaş'ın arkadaşı müge'nin evine gidecektim. indiğim metro durağında tedirginlikle beklerken, çağdaş pijamasıyla çıkageldi. hava soğuktu, başımdan aşağı 1 litre su boşaltılmıştı.
evin kapısından girdik ve upuzun bir koridor. meraba müge. müge biraz garip olabilir. aman neyse. ne tatlı kedisi varmış, meraba kedi. dur ben bir üzerimi değiştireyim.
mutfakta çaylar koyuldu. kedi kuyruğu dolandı sandalyelere. karşımda oturan iki parisli insan, paris koşuşturmacalarını anlatırken, gözlerimi kocaman açarak dinledim. onlar, kendi bildikleri sokak adlarını ve metro istasyonlarını konuşadururken, bir anda o an'ın dışına çıkıp, bize bakıyorum. tam dışarıdan. mutfakta 3 insan. kendimi bir an ankara'da hissediyorum. sanki cebeci'deki o evdeyiz. kahvaltı masasında ben, erdost, enise, mert ve tankut oturuyoruz. enise krep yapmış, onu ilk defa ev işi yaparken görüyorum. genellikle bilimsel deneylerin insanıdır. mert, bursa'daki ailesini anlatıyor. her şey o kadar doğal ki. hiçbirimiz bir kolejden mezun değiliz. özel üniversitelerde okumamışız. her şey o kadar saf ki. hepimiz lisedeki ilk aşklarımızla evleneceğimizi düşünmüşüz. her şey o kadar tanıdık ki. hepimiz doktor olmaya çalışıyoruz.
gecenin bir vakti paris'teki o mutfakla, sabahın bir vakti ankara'daki o salon iç içe geçti. halbuki olacak gibi değildi. birisi aynı saat dilimini kullandığım 5 saat uzaklığındaki ankara, öteki pek çok insanın aşık olduğu paris. o an anladım ki her şey farklı/uzak/yabancı olsa da huzur tanıdık kalıyormuş. yanındaki insanlarda ve elindeki çay bardağındaymış huzur.
26.9.11
hayatım boyunca mutsuz olmakla sorunum yok.
mutsuzluğu boynumda taşıdığım bir nefes gibi aldım.
hayatın gelişini böyle buyur ettim evime.
yemek vaktiydi, bir pazar günü, sofrayı kurdum.
ağırlaşan her adımda daha da farkına vardım
mutluluk diye bir şey olamazdı benim için.
bu yüzden iki elin parmağı yaşımdan beri
dualarımda, dileklerimde, üflediğim mumlarda
huzur istedim.
her türlü tanrıdan
ve her türlü tanrısal çatı altından.
vatikan'dan konstantinopolis'e
amed'den kabe'ye.
ama durup da neden mutsuz olduğumu
düşünmeksizin istedim
insandım çünkü hep bir istedim
sonunda anladım:
hayatım boyunca mutsuz olacaktım
çünkü ben çok büyük bir şey bekliyordum hayattan
bana asla veremeyeceği
asla göremeyeceğim
24.9.11
egomu düşündüğümde bir hafiflik hissediyorum. burada ego tanımımı açmam gerekirse, diğer insanları kullanmak veya onları ayaklar altına alarak boyunu uzatmak demek istediğimi söylemeliyim.
arkadaşlıklara çok önem veriyorum. lisedeki arkadaşlarımı çok özlüyorum. şu an hep istediğim şehirde, hep istediğim bölümdeyim ama ben o küçük-anadolu-şehrinde, o büyük-kalpli-insanlarla birarada olmayı tercih ederdim.
üniversiteye dair şunu sevemiyorum: yaptığınız her hareket, söylediğiniz her söz, saçınızdaki her renkli saç teli "ilgi çekme çabası" veya "etiket" olarak görünüyor. çünkü insanlar sizin lise döneminize denk gelen "gelişme sürecinizi" göremediklerinden, sahip olduğunuz-benimsediğiniz-doğal her hareketi yapay sanıyor. lisedeki arkadaşlarımın hiçbirinin yapmadığı şey buydu. ve yapay sanılmaya çok açık olan bir doğal-saf-kendi dünyam varmış, bunu fark ettim.
insanlar o kadar zalim ki tüm bunların karşısında şaşkınlıkla duruyorum. gülümsemem kırılıyor önce. küfür eder gibi seviyorlar. yok, aslında sevmiyorlar. seven insan, seven arkadaş gerçekten bunu yapmaz. farkında değiller, ama beni sevmiyorlar. sevmeleri gerekiyormuş gibi bir vicdani sesleri var. ve o sesin dışında da gerçek hisleri ortaya çıkıyor. kötülükleri ta şurama batıyor. ben bunları hak etmiyorum ki. bu oyundan nasıl çıkabilirim. birisi kapağı açabilir mi. acil çıkış yapmam lazım bu uzay mekiğinden.
çıktığım zaman.
işte orası kendi evrenim.
kendimi bırakıyorum.
egomu.
tüm insanları.
nefreti ve sevgiyi.
kendime sarılıyorum ve uyuyorum.
uzun zamandır hiçkimse beni dünyaya döndürecek kadar sımsıkı sarılmadı bana.
http://fizy.com/#s/17r9t6
19.9.11
insan depresyona gireceğini bile bile onu buyur eder mi?
bugün evi temizledim. iyi bir yemek yaptım, fırın falan kullandım yani. sonra kalktım bir türk kahvesi yaptım. birkaç sigara yaktım. annemle konuştum. gülümsedim sesimle. bilgisayarı açtım. tık tık tık. bilgisayarı kapattım. dışarı çıkıp, bir dondurma yemeye gücüm var mı yokladım. yoktu. bir mektup yazdım. sanırım en son o mektubu yazarken nefes aldım. sonra her şeyi kapattım, açtım kitabı. birkaç dakika sonra oje sürerken buldum kendimi. mutfaktaki çikolataları tüketmeye başladım. tüm ışıklar söndü. ben yine bilgisayar başına kondum. biraz amerika'ya seslendim. biraz sustum, çünkü saçmalamaya başlamıştım.
durdum.
içim şişti. içim o kadar şişti ki nefes alamam sandım. ki alamıyorum da.
içim şişti. okumak istemiyorum. ama kariyer yapmak istiyorum.
içim şişti. hayalkırıklığına uğramak istemiyorum. ama hayalkırıklığına uğruyorum.
her şey ankara'dan beklediğim haberin gelmemesiyle başladı.
sonra boston'dan ses seda kesildi.
akabinde osmanbey civarlarında ekildim.
ben aslında hep tünel'deki o eve gitmek istedim.
ama duruyorum duruyorum
kendi sonumu kuruyorum
keşke ellerimi kafama soksam da
yersiz düşünceleri geri itip, zekamı öne çıkarabilsem.
şu anki yersiz düşüncemiz, seni çok özlemem ve seninle ne yapacağımı bilememem.
tüm bu bilinmezlik ve özlem, içime doğru kıvrılıyor
içimde büyüyor şişiyor
içimi şişiriyor
her şeyi karanlık ve bir o kadar dayanılmaz buluyorum.
aslında boğuluyorum.
bugün evi temizledim. iyi bir yemek yaptım, fırın falan kullandım yani. sonra kalktım bir türk kahvesi yaptım. birkaç sigara yaktım. annemle konuştum. gülümsedim sesimle. bilgisayarı açtım. tık tık tık. bilgisayarı kapattım. dışarı çıkıp, bir dondurma yemeye gücüm var mı yokladım. yoktu. bir mektup yazdım. sanırım en son o mektubu yazarken nefes aldım. sonra her şeyi kapattım, açtım kitabı. birkaç dakika sonra oje sürerken buldum kendimi. mutfaktaki çikolataları tüketmeye başladım. tüm ışıklar söndü. ben yine bilgisayar başına kondum. biraz amerika'ya seslendim. biraz sustum, çünkü saçmalamaya başlamıştım.
durdum.
içim şişti. içim o kadar şişti ki nefes alamam sandım. ki alamıyorum da.
içim şişti. okumak istemiyorum. ama kariyer yapmak istiyorum.
içim şişti. hayalkırıklığına uğramak istemiyorum. ama hayalkırıklığına uğruyorum.
her şey ankara'dan beklediğim haberin gelmemesiyle başladı.
sonra boston'dan ses seda kesildi.
akabinde osmanbey civarlarında ekildim.
ben aslında hep tünel'deki o eve gitmek istedim.
ama duruyorum duruyorum
kendi sonumu kuruyorum
keşke ellerimi kafama soksam da
yersiz düşünceleri geri itip, zekamı öne çıkarabilsem.
şu anki yersiz düşüncemiz, seni çok özlemem ve seninle ne yapacağımı bilememem.
tüm bu bilinmezlik ve özlem, içime doğru kıvrılıyor
içimde büyüyor şişiyor
içimi şişiriyor
her şeyi karanlık ve bir o kadar dayanılmaz buluyorum.
aslında boğuluyorum.
18.9.11
a.
ağzımdan çok fazla erkek ismi çıkıyor, biliyorum. kimileri diyor flörtözsün, yok ötekiler diyor kafa kızsın. ben onu bunu bilmem de en sevdiğim erkek ismi sensin. ben en çok seni ağzımda dolandırdım. tadını bile ezberledim adının. ortanca harfini söylerken dilimin dişime değmesini sevdim. sen konuşurken, bir anda incelen sesine alıştım. parmaklarının esnekliğine şaştım. ben yüzünün haritasını ezberledim.şimdi telefonda duyduğum ses, heycanla nasıl da aşık olduğunu anlatırken bana. bir anda ses kayboluyor ve ben seni düşünüyorum. el ele bir istiklal boyunca koştuğumuz o geceyi anımsıyorum. önümüze çıkan insanlara, ani manevralar sayesinde çarpmaktan kurtuluşumuz o geceye has değildi. hatırlarsan, bundan 2 sene önce bir istiklal'i boylu boyunca hızlı hızlı yürümüştük. bundan yarım saat önce ise bir kilise oturmuş, huzuru arıyorduk.
tek isteğimiz huzur. insan neyi arıyorsa, aslında o olmuştur diye duymuştum bir keresinde. senin yanındayken o kadar huzurluyum ki bu boynunun beyazlığından mı, bana sarıldığında yanında küçücük -ve küçük?- kalmamdan mı, yoksa senin ellerinin aslında evim olmasından mı, bilmiyorum.
ben sorular sormaya devam ettikçe, her şeyi etraflıca düşünmek için vakit istedikçe ve senin evine gitmedikçe zaman geçecek, ağzımdan türlü erkek isimleri geçecek. ellerimden, kolumdan ve boynumdan. ama ben en çok senin adını söylemiş olacağım. içimden.
15.9.11
14.9.11
f.

yastığın altında kalmış kolum uyuştuğundan mütevellit açtığım gözlerim, kapalı gözlerini gördü. kirpiklerinden öptüm, günaydın dedim. gözlerini açtın, güzel gülümsemeni verdin. bulut kadar hafif yorganın ötesinde, birbirine dolanmış ayaklarımızı görünce daha sesli güldün. biliyor musun, ben o gece hiç üşümedim.
yatağın kenarındaki su şişeme uzandım. içtiğim en tatlı su bu olmalı. sonra şişeyi sana uzattım. su boğazından akıp giderken, hareket eden adem elmana baktım. şişenin kapağını kapatıp, yerine koydum. kafamı yastığa gömdüm. ellerinle kakülümü düzelttin. parmaklarını yiyebilirdim.
haliyle acıkmış iki insan olarak çıktık evden. birkaç metre aşağıda pazar kurulmuş, durmadan minibüsler ve insanlar akıyor aşağı doğru. bugün haftasonu, herkes karşıya geçmek peşinde. ama biz yüzümüzü yukarı verip, yokuşu çıkmaya başladık. sonra beyaz parmağını şöyle bir salladın ve taksi durdu: moda.
takside pencereye daha da yaklaştım. yolun kenarındaki ağaçların yapraklarının izin verdiği yerlerime güneş dokundu. gözümü kapattım ve gülümsedim. elime uzandın ve tuttun. şaştım ve aşık oldum.
aldığımız poğaça ve simitler elimizde, çay bahçesine yürümeye başladık. bir ara sağ tarafa döndüm ve yukarı baktım. yüzüm ekşidi. evin balkonundan sarkıtılan geçmişime dolandım. zaman nasıl da hızla koşuyordu yokuş aşağı. "neyse" deyip bulutlara bakmak gibi bir şeydi. ben de öyle yaptım. biraz daha sana sokuldum. benim evim meğersem ağzının kenarındaki kıvrımmış, bilememişim.
- bize iki çay!
şu günlerin biteceğini bilmesem çok daha iyi olurdu. az kaldı neyse ki bundan sonra hep aynı sabaha uyanmamıza. birisi deseydi ki bana "istanbul'u bırakacaksın ve ankara'ya gideceksin", "siktirgit" derdim. bilirsin, derim.
ama bu öyle bir şey ki kabul edebiliyorum. hiçbir şey vazgeçilmez değil, seni düşündüğümde. bundan 5 sene sonra istanbul'da yine kendi başıma mı uyanmak istiyorum, yoksa senin hazırladığın kahvaltıyla mı? yaptığımız kahvaltıdan sonra gittiğimiz işlerimiz mi, senin işini yaparken suratındaki ciddiyet ve ellerindeki kabiliyet mi? hastalandığında alnındaki saçlarını düzelten parmaklarım mı, basit bir hücreyken el-kol-bacak oluşturacak şişmiş karnıma bıraktığın öpücük mü?
ben o sabah tam da bunları düşündüm ve şunu fark ettim: eskiden anıları daha hızlı yaratırdım.
9.9.11
#1
ellerimi bağlayıp bekliyorum
yaklaşık 2 ay kadar
ellerimi açtığımda 2 yol var
birini seçip, izliyorum
adım adım mutsuz oluyorum
ekinler biçiliyor ve toplanan otlar
eskisi kadar ulvi değil
ellerimi toparlıyorum
etrafa dağılmış
neyse ki mekanizması belli
geri geliyor hızlıca dolanan kollar
ellerime takılan bir saç
ellerime çarpan taşlar
ellerimle attığım taşlar
kimse muhammed'in hayallerinden bahsetmedi
en büyük güç,
alınmayan temizlik suyundan sanıldı
#2
ellerimi bağlayıp bekliyorum
2 ay kadar
ellerimi açtığımda önümde bir kruvasan
yanımda bir kedi
solumdaki sigara dumanı
ama elbet, önce ellerimi neden bağlamadığıma dönmeli.
ellerim pek haylazdı.
iflah olmaz bir müzisyen
bir aşık, bir bilimadamı, bir aşçı
her şeye dahil olabilir
ama her şeyin dışında olmak ister
ellerim pek maviydi.
sanırım saçımı düzeltirken
bulaştı bu havalar
onun evvelinde de bulutları başım at
ellerimi bağlayıp bekliyorum
yaklaşık 2 ay kadar
ellerimi açtığımda 2 yol var
birini seçip, izliyorum
adım adım mutsuz oluyorum
ekinler biçiliyor ve toplanan otlar
eskisi kadar ulvi değil
ellerimi toparlıyorum
etrafa dağılmış
neyse ki mekanizması belli
geri geliyor hızlıca dolanan kollar
ellerime takılan bir saç
ellerime çarpan taşlar
ellerimle attığım taşlar
kimse muhammed'in hayallerinden bahsetmedi
en büyük güç,
alınmayan temizlik suyundan sanıldı
#2
ellerimi bağlayıp bekliyorum
2 ay kadar
ellerimi açtığımda önümde bir kruvasan
yanımda bir kedi
solumdaki sigara dumanı
ama elbet, önce ellerimi neden bağlamadığıma dönmeli.
ellerim pek haylazdı.
iflah olmaz bir müzisyen
bir aşık, bir bilimadamı, bir aşçı
her şeye dahil olabilir
ama her şeyin dışında olmak ister
ellerim pek maviydi.
sanırım saçımı düzeltirken
bulaştı bu havalar
onun evvelinde de bulutları başım at
12.8.11
uzandığım en büyük deniz sensin
kolların beni bırakamasın,
babamın yapmadığı kadar
sarsın, sakın sıkmasın
izlerin menekşe renginde
baktığında altını görebildiğim tenim
artık senindir.
uyandığım en büyük yalan sensin
uçların beni uyandırmasın,
annemin yapamadığı kadar
inandırsın, sakın kandırmasın
bilincim tuhaf bir sis eşliğinde
geçmiş dediğin kopuk kopuk parçalar oldu aklımda
artık senindir.
kolların beni bırakamasın,
babamın yapmadığı kadar
sarsın, sakın sıkmasın
izlerin menekşe renginde
baktığında altını görebildiğim tenim
artık senindir.
uyandığım en büyük yalan sensin
uçların beni uyandırmasın,
annemin yapamadığı kadar
inandırsın, sakın kandırmasın
bilincim tuhaf bir sis eşliğinde
geçmiş dediğin kopuk kopuk parçalar oldu aklımda
artık senindir.
5.8.11
psikanalizi terapötik ve teorik olarak iki ayrı boyutta ele alırsak; terapötik boyut özgürlük yoksunu bir toplumda uygulanabilecekken, teorik psikanaliz dünyayı özgürce eleştirebilmektedir. bu ayrımda freud, psikanalizi şöyle tanımlamıştır: kendisini bir terapi olarak zorunlu kılan özgürlüksüz bir toplumun teorisi.
yani psikanalizi tam anlamıyla, ancak sağlıklı bireylerin olduğu bir toplumda uygulayabilirsiniz ama aslında tam tersi toplumun ihtiyacı vardır psikanalize.
bu çıkmazı, freud'un bizzat kendisi de dillendirdiğine göre, yıllarca "ne olacaksın?" diyen büyüklerime "psikanalist" dediğimde neden güldüklerini anlıyorum. ve iyi geceler diliyorum.
yani psikanalizi tam anlamıyla, ancak sağlıklı bireylerin olduğu bir toplumda uygulayabilirsiniz ama aslında tam tersi toplumun ihtiyacı vardır psikanalize.
bu çıkmazı, freud'un bizzat kendisi de dillendirdiğine göre, yıllarca "ne olacaksın?" diyen büyüklerime "psikanalist" dediğimde neden güldüklerini anlıyorum. ve iyi geceler diliyorum.
4.8.11
insanlar birbirlerine yıllarını veriyor demek çok brutal. daha doğrusu, birbirleriyle yıllarını geçiriyorlar. ortada emek var çünkü bunun hakkı yensin istemem. ve o yıllar birikip de bir noktaya geldiğinde, yol arkadaşlıklarının bitmesi gerekiyor. elbet bir ayrılık üzerinde asla eşit hak olmuyor. birisi, bunu daha çok istiyor. birisi, acıyı göze alıp devam edebilecekken, öteki, dur diyor. sonra yıllar, artık birbirinden ayrı geçirilmek üzere akıyor. oysa, bunun en başında, güzel günler vardı. güneş dişleri parlatırdı ve de gözleri.. inanç vardı. gelecek günlere. sevgi vardı. oysa en sonunda, alınan kararların sevgiyle uzaktan yakından alakası yoktur. sevgi biter. sevgi böyle bir şeydir. inanırım. hissettim. gördüm. yaşadım. bitirdim. bitirdiler. bununla sorunum yok. belki eskiden vardı ama artık bunu da kabullendim: sevgi, bitiyordu. peki tüm bu biten sevgiler, onlar, nereye gidiyordu? birisi bunu açıklamalı. entropi diye bir şey öğrendim nihayetinde. bir yerlerde bir şeye dönüşmüş olmalı. o bakıştaki, cümlelerdeki, dokunuştaki, öpüşteki, o en yüce şey, sevgi, nereye gidiyordu bitince?
buna en çok da kendimi düşünce şaşırıyorum. hayatımda olan, beni mutlu eden ve sevebilmeyi istediğim bir erkek var. bir zamanlar severdim ve o farkımda değildi. şimdiyse karşılıklı bakıyoruz birbirimize. dinliyoruz birbirimizi. konuşuyoruz. ağlıyorum omzunda. onun yüzüne her baktığımda, keşke onu bundan 4 sene önceki gibi sevebilsem diyorum. 4 sene önce benim için ne anlamlar taşıyan bu insan, şu anda iyi bir dost. daha fazlasını yapamıyorum. ama en iyi de ben biliyorum, bir zamanlar onu nas-sıl sevdiğimi. şimdi nice çabalasam, nice erkekle hayalkırıklığına uğrayıp da yine ona gelsem.. olmuyor. sevemiyorum.
peki ama o günlerden bugünlere ne değişti? biten sevgiler nereye gidiyor tanrı aşkına?
"- bazen birine aşık olmak istersin ve çevrendeki birine aşık olursun ancak içten içe bilirsin o senin istediğin adam değildir ama oyuna devam edersin ve sonra aniden bırakırsın. bu iki şey bence bizim tamamen post-maymun olduğumuzu kanıtlıyor. inanılmaz bir alışma yeteneğimiz var ve bu çok korkunç."
inanılmaz bir alışma yeteneğim var ve bu çok korkunç.
buna en çok da kendimi düşünce şaşırıyorum. hayatımda olan, beni mutlu eden ve sevebilmeyi istediğim bir erkek var. bir zamanlar severdim ve o farkımda değildi. şimdiyse karşılıklı bakıyoruz birbirimize. dinliyoruz birbirimizi. konuşuyoruz. ağlıyorum omzunda. onun yüzüne her baktığımda, keşke onu bundan 4 sene önceki gibi sevebilsem diyorum. 4 sene önce benim için ne anlamlar taşıyan bu insan, şu anda iyi bir dost. daha fazlasını yapamıyorum. ama en iyi de ben biliyorum, bir zamanlar onu nas-sıl sevdiğimi. şimdi nice çabalasam, nice erkekle hayalkırıklığına uğrayıp da yine ona gelsem.. olmuyor. sevemiyorum.
peki ama o günlerden bugünlere ne değişti? biten sevgiler nereye gidiyor tanrı aşkına?
"- bazen birine aşık olmak istersin ve çevrendeki birine aşık olursun ancak içten içe bilirsin o senin istediğin adam değildir ama oyuna devam edersin ve sonra aniden bırakırsın. bu iki şey bence bizim tamamen post-maymun olduğumuzu kanıtlıyor. inanılmaz bir alışma yeteneğimiz var ve bu çok korkunç."
inanılmaz bir alışma yeteneğim var ve bu çok korkunç.
2.8.11
17.7.11
when she loves somebody
she welcomes him
from her eyebrows to elbows
until he starts to change completely
afterwards he becomes offensive
more or less you know the story:
completing his missing parts
enduring the injustice
consuming her patience
struggling with him and
being accompanied by bleakness
when she loves somebody
she owns him
from his eyebrows to elbows
between them, you know, the thing
that is easily consumed and never frustrated.
she welcomes him
from her eyebrows to elbows
until he starts to change completely
afterwards he becomes offensive
more or less you know the story:
completing his missing parts
enduring the injustice
consuming her patience
struggling with him and
being accompanied by bleakness
when she loves somebody
she owns him
from his eyebrows to elbows
between them, you know, the thing
that is easily consumed and never frustrated.
16.7.11
16.07.1991-16.07.2011
I would not mind if it were bones, or a pearl button.
I do not want much of a present, anyway, this year.
After all I am alive only by accident.
-sylvia plath
I do not want much of a present, anyway, this year.
After all I am alive only by accident.
-sylvia plath
12.7.11
10.7.11
bir insanı sevmek kadar korkunç bir şey yok. onu haklı yapmak kadar.. filmde, izlediysen şunu der: "39 dakika geçmiştir. Ve o gelir. Nefes nefese. Hala yakışıklı. Trafik kötüymüş. Evet. Ben de onu mazur görürüm. Derim ki, bu kadar geç kalman tabi ki olağan. Çünkü.. Çünkü ben zayıf biriyim ve eğer birine çok fazla değer vermişsem benim için o daima haklıdır. Sikeyim."
sikeyim. işte birisini sevmek bu kadar korkunç ve hastalıklı. sevdikçe zayıflıyoruz. oysa böyle olmamalı. sevgi, o yüce şey, adına ne şiirler kitaplar yazıldı, gücümüzü almamalı.
"yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik, kozmik felaket olduğunu ve
şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz. hatta ben daha da
ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun hatayı üzerimize alıp sonuna
kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum. buna bir de isim bulmuşuz. “sevgi” diyoruz. sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi?
“dünyayı seviyorum” veya “evrensel sevgi” gibisinden kavramlardan oldum
olası iğrenmişimdir. ben dünyayı sevmiyorum. ben daha çok “dünyadan nefret
ediyorum” ile “dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim. ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret. çok aptalca. bu var ve ben onu umursamıyorum. benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem. sevgi ”hepinizi seviyorum” demek değil. sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor ki burada yine o dengesizlik yapısı var. bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa, diyorum ki “seni her şeyden çok seviyorum”. bu gayet resmî manada, sevgi kötülüktür." -zizek
sikeyim. işte birisini sevmek bu kadar korkunç ve hastalıklı. sevdikçe zayıflıyoruz. oysa böyle olmamalı. sevgi, o yüce şey, adına ne şiirler kitaplar yazıldı, gücümüzü almamalı.
"yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik, kozmik felaket olduğunu ve
şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz. hatta ben daha da
ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun hatayı üzerimize alıp sonuna
kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum. buna bir de isim bulmuşuz. “sevgi” diyoruz. sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi?
“dünyayı seviyorum” veya “evrensel sevgi” gibisinden kavramlardan oldum
olası iğrenmişimdir. ben dünyayı sevmiyorum. ben daha çok “dünyadan nefret
ediyorum” ile “dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim. ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret. çok aptalca. bu var ve ben onu umursamıyorum. benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem. sevgi ”hepinizi seviyorum” demek değil. sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor ki burada yine o dengesizlik yapısı var. bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa, diyorum ki “seni her şeyden çok seviyorum”. bu gayet resmî manada, sevgi kötülüktür." -zizek
27.6.11
boşanmak sanki istanbul'a aitmiş gibi geliyor bana hep, ama kötü huylarından biri gibi.
mutluluğu aramak da, onu bulamamak da çok batılı birşey sanki
ben: ve çok ufak gündelik olayları problem haline getirip, büyük bir panik dalgası eşliğinde tartışmak çok anadolulu.
alışmak, dayanmak, sabretmek
üçünün mükemmel oranlarda karışımı hayat sanırım
alışmak konusunda berbatımdır
alıştığımı farkettiğimde üzüntüm dayanılmaz oluyor
dayanmak konusunda oldukça iyiyimdir, ama dayanmak da düşük dozlarda işe yarayan birşeydir sabır konusunda nispeten iyiyimdir, sanırım en çok bunun üzerinde çalışmam gerekiyor
mutluluğu aramak da, onu bulamamak da çok batılı birşey sanki
ben: ve çok ufak gündelik olayları problem haline getirip, büyük bir panik dalgası eşliğinde tartışmak çok anadolulu.
alışmak, dayanmak, sabretmek
üçünün mükemmel oranlarda karışımı hayat sanırım
alışmak konusunda berbatımdır
alıştığımı farkettiğimde üzüntüm dayanılmaz oluyor
dayanmak konusunda oldukça iyiyimdir, ama dayanmak da düşük dozlarda işe yarayan birşeydir sabır konusunda nispeten iyiyimdir, sanırım en çok bunun üzerinde çalışmam gerekiyor
19.6.11
bildiğim tüm yağmurları söyledim
basabildiğim tüm taşlara basmıştım
sanrım, aldığım yoldan yanaydı
ama durup da kafamı kaldırdığımda
hala senin altındaydım
babacığım,
beni sen doğurmuşsun
ben kaçsam da
senin eteklerinden çıkamamışım
senin elinden kurtulamamışım
ben büyüdüm sansam da
sen hep beni budamışsın
aman kafama dokunmaaaa!
kimseler bilmez,
orada bir dünya yatıyor
kimseleri uyandırmıyor
basabildiğim tüm taşlara basmıştım
sanrım, aldığım yoldan yanaydı
ama durup da kafamı kaldırdığımda
hala senin altındaydım
babacığım,
beni sen doğurmuşsun
ben kaçsam da
senin eteklerinden çıkamamışım
senin elinden kurtulamamışım
ben büyüdüm sansam da
sen hep beni budamışsın
aman kafama dokunmaaaa!
kimseler bilmez,
orada bir dünya yatıyor
kimseleri uyandırmıyor
15.6.11
günler geçiyor. midemden. ellerimden. uykularımdan. akciğerlerimden. burnumdan. kokular geçiyor. leziz yemekler. aylardır yenmeyen sütlaçlar. türk örf gelenek ve gözeneklerimden geçiyor. adeta. bitiyor. bir koca sene yine bitiyor. gidiyor, binmiş bir sandala. sonra başka bir uyuma dönüyor her şey. insan kaybettiğini buluyor. içindeki nefse bakıyor. eşyalarını topluyor.
başka bir yerde kavuşmalı. çok uzakta değil, açıkta buluşmalı.
başka bir yerde kavuşmalı. çok uzakta değil, açıkta buluşmalı.
9.6.11
26.5.11
o şiirleri yazan kız karşında otururken elleriyle oynuyor. kağıtlar koparıyor. çatallara dokunuyor. telefonuna tıklıyor. saatini çeviriyor. pek çok şey yapıyor. bir tek sana uzanamıyor. uzanmaması gerek.
gerek çünkü aslında tam da sana söylediğim cümleyi söyleyeceğim bundan sonrasında: gözden çıkardığım insanları hayatıma sokuyorum. çünkü insanlar gider. insanlar geldikleri kadar durmadan giderler. ve ben hep kalırım. ve ben seni kaybetmek istemiyorum. senin hayatımdan çıkışını izlemek istemiyorum. hala oturtamadım ama ben seni gözümde çok büyütüyorum. bir an "tabi ki bu lafları etcek, adam kaç yaşında" diyorum. öte yandan "hasiktir, ona nasıl baktığımı biliyor" oluyorum. herkes gitse de herkes tarafından hayalkırıklığına uğrasam da.. sana uzanmamak için duracağım. her seferinde. saniyeler ellerimin üzerinden geçecek ve ağzımızdaki bir sözcük olacak. görüşeceğiz, sarılacaksın, sanki son hakkımmışçasına sarılacağım sana. ama olmayacak.
çünkü ben o kadar mantıklı ve aptal bir insanım ki hayatımda en çok beraber olmak istediğim adamı, hayatıma sokmayarak, bu lafımı kanıtlayacağım.
gerek çünkü aslında tam da sana söylediğim cümleyi söyleyeceğim bundan sonrasında: gözden çıkardığım insanları hayatıma sokuyorum. çünkü insanlar gider. insanlar geldikleri kadar durmadan giderler. ve ben hep kalırım. ve ben seni kaybetmek istemiyorum. senin hayatımdan çıkışını izlemek istemiyorum. hala oturtamadım ama ben seni gözümde çok büyütüyorum. bir an "tabi ki bu lafları etcek, adam kaç yaşında" diyorum. öte yandan "hasiktir, ona nasıl baktığımı biliyor" oluyorum. herkes gitse de herkes tarafından hayalkırıklığına uğrasam da.. sana uzanmamak için duracağım. her seferinde. saniyeler ellerimin üzerinden geçecek ve ağzımızdaki bir sözcük olacak. görüşeceğiz, sarılacaksın, sanki son hakkımmışçasına sarılacağım sana. ama olmayacak.
çünkü ben o kadar mantıklı ve aptal bir insanım ki hayatımda en çok beraber olmak istediğim adamı, hayatıma sokmayarak, bu lafımı kanıtlayacağım.
21.5.11
o'na dokunmak için sadece birkaç yıl bekledim. sonra üzerimizi uyku örtecekti.
elimin 1 cm gerideki hali güvenli sınır. 1 cm ötedeki o'nun saldırgan ve hırpalayıcı olduğundan şüphem yok. kendimi daha fazla yormak ve insanları "kaçırmak" istemiyorum. ben aslında beklemiyorum. i'm just taking life as it comes. bu yüzden ona uzanmıyorum. (07.03.2011)
o'nunla aramızdaki o güvenli duvardan bahsetmiştim değil mi? siktiret. çünkü ben o duvarı gördüm. duvara çarptım. elimi kaldırdığım an o'na dokunabilirdim. ama buna gerek yoktu. sarılabileceğim kadar yakındı ilk defa. ve ben sarılamadım. o sarılamadı. sarılmadı. onlar konuştu. ben boğuldum. boğdum. bana bakmıyordu bile. gözlerime bakmıyordu.
oysa ben o'nu özledim. yapamadıklarımı özledim. bu yüzden o'nun yastığında uyuyacağım. yani aramızdaki duvarı alıp, başımın altına koyacağım.
neden duruyor?
beni kendine mi saklıyor?
hah.
konuşmadığımız o kadar çok şey kaldı ki. odamın ferahlığından tut, ailesine, o filmi neden o kadar sevdiğine, filmde çocuğun odasına düşen motorun nerden geldiğine kadar.
ben dün niye sustum?
dönüp de sana, sen o hoş gülümsemeni bu filmden öğrenmişsin, demedim?
yine biriktirdim.
azalan hiçbir şey yok içimden ve ben yine de dolduruyorum. (21.05.2011)
elimin 1 cm gerideki hali güvenli sınır. 1 cm ötedeki o'nun saldırgan ve hırpalayıcı olduğundan şüphem yok. kendimi daha fazla yormak ve insanları "kaçırmak" istemiyorum. ben aslında beklemiyorum. i'm just taking life as it comes. bu yüzden ona uzanmıyorum. (07.03.2011)
o'nunla aramızdaki o güvenli duvardan bahsetmiştim değil mi? siktiret. çünkü ben o duvarı gördüm. duvara çarptım. elimi kaldırdığım an o'na dokunabilirdim. ama buna gerek yoktu. sarılabileceğim kadar yakındı ilk defa. ve ben sarılamadım. o sarılamadı. sarılmadı. onlar konuştu. ben boğuldum. boğdum. bana bakmıyordu bile. gözlerime bakmıyordu.
oysa ben o'nu özledim. yapamadıklarımı özledim. bu yüzden o'nun yastığında uyuyacağım. yani aramızdaki duvarı alıp, başımın altına koyacağım.
neden duruyor?
beni kendine mi saklıyor?
hah.
konuşmadığımız o kadar çok şey kaldı ki. odamın ferahlığından tut, ailesine, o filmi neden o kadar sevdiğine, filmde çocuğun odasına düşen motorun nerden geldiğine kadar.
ben dün niye sustum?
dönüp de sana, sen o hoş gülümsemeni bu filmden öğrenmişsin, demedim?
yine biriktirdim.
azalan hiçbir şey yok içimden ve ben yine de dolduruyorum. (21.05.2011)
19.5.11
o kadar mutsuzum ki ölücem. bunu öyle içten hissediyorum ki.
yalnızım
yalnızım
yalnızım
birilerinden hoşlanıyor ve sonra onların içi kof çıktığını görüp, umutsuzlanıyorum.
hiçbir zaman kafama göre birini bulabilecek miyim?
ders çalışmam lazım. ama çalışamıyorum. gerçekten hiçbir şey ifade etmiyor notta yazılanlar bana.
insanlar çok kalabalık geliyor ve bıkıyorum bu kalabalıktan ama hayır, ben bu kalabalığı istiyorum da aslında.
kimseye ihtiyacım yokmuş gibi davranmaktan bıktım.
26.4.11
yazdığım tüm sayfaları yırtmak istiyorum
içimi açtığım tüm yıllar ve
katlayıp sana yolladığım saç tellerim
hepsini yakmak istiyorum
ellerimdeki hikayeleri silmek
ve bir bombayı kucağına verir gibi
kulağına içimi fısıldamamak
üzgünüm dostum,
artık arkanda değilim
önünde değilim
yanında değilim
artık bungalov dolu o yerde
hiç değilim
içimi açtığım tüm yıllar ve
katlayıp sana yolladığım saç tellerim
hepsini yakmak istiyorum
ellerimdeki hikayeleri silmek
ve bir bombayı kucağına verir gibi
kulağına içimi fısıldamamak
üzgünüm dostum,
artık arkanda değilim
önünde değilim
yanında değilim
artık bungalov dolu o yerde
hiç değilim
13.4.11
gece 3te yattım. sabah 8de uyandım. duşa girdim. 9.40ta ders vardı. patoloji. dinledim. sonraki ders saçma bişiydi. dinlemedim. sonraki ders farmakolojiydi, ama selinin iphone'unda zombi öldürmece oynadım. sonra biraz kantinde takıldım. 1de anatomi labına gittim. 4e kadar kafatası kemikleri çalıştım. iğrenç bişiy. çok fazla çok fazla kıvrım ve delik ve hepsinin ayrı isimleri var. fuck. sonra kadıköye indim. kadıköyden otobüs bileti almam gerekiyordu. zonguldaka gidicez ya. gittim paraları ben toplamıştım. internetten bakınca biletin 20 lira olduğu yazıyordu. 21 liraymış meğerse. ve gidiş dönüş, insanlardan 40 lira toplamıştım ben. neticede 14 gidiş, 14 dönüş. 28 lira açığımız vardı. bi an stres oldum. adama paraları çıkarırken kafam karıştı. ya tam o noktada adama fazladan para verdim ya da önceden düşürdüm parayı ki düşüremem çünkü cüzdanımın en en en iç kısmındaydı hepsi. 50 lira daha eksiğimiz görünüyordu. 78 lira eksik. dönüş biletlerini almadım. yol boyunca düşündüm düşündüm. eve geldim hesapladım, hesapladım, olmadı. of ben para işlerinden nefret ediyorum. bir daha da para toplarsam, allah ağzıma sıçsın. neticede işin içinden şöyle çıktım: 50 lira eksikti. bildiğin yoktu o kağıt. 50 lira ortaya koyucaktım. aptallığımın bedeli. ağladım. para işlerinden nefret ediyorum. haftaya 3 tane sınavım var. saatlerce labda kafatası çalıştım. ama hala yetersiz. şu an mesela artık yemeğimi yemiş ve dersime oturmuş olmam gerekiyordu. ama ne yemeğimi yedim ne de ders. ağladım. ağladım. yorganı çektim başıma ve ağladım. of ben nefret ediyorum para işlerinden. niye kayboldu o 50 lira. kaybolan 50 liradan. haftayaki sınavdan. ankaraya gelemeyecek olmaktan. oy kullanamayacak olmaktan. annem gelsin artık. annem cuma günü gece gelecek. ona başımı gömsem de ağlasam. çok istiyorum bunu. tam bu noktada duruyorum ve diyorum ki oh be sevgilim yok. çünkü olsa, kesin ondan da nefret ederdim. herkesten nefret ediyorum. ders çalışmam lazım. of. bankadan para çekmem ve aptallığımın ücreti olan parayı yatırmam lazım. allah belamı versin. versin ama sınavdan kalmamı sağlayarak değil. ne bileyim, gene karşıma şair bozuntusu seks düşkünü bencil egoist bi erkek çıkarsın, öyle versin. hakkıdır allahın. hakkı bana bunu yapmak. hakkıdır hakka tapan milletin istiklal.
9.4.11
1.4.11
29.3.11
28.3.11
ben, en azından kendimle ilgili, şunu anladım ki: hayatta farkına varabildiğim 2 gerçek var. yalnızlık ve ölüm. ikisi de beni paniklendiriyor. iki ucu da paniklendiriyor. ölmemeliyim çünkü hayattan memnun değilim, bir şeyler eksik hala. ama aynı zamanda nasıl olup da hala yaşayabiliyorum?! hala nasıl nefes alabiliyorum?! buna nasıl katlanabiliyorum?! yalnızım çünkü insan özünde yalnızdır. çevresine insanları topladığı zamanlarda bile yalnızdır. sadece yalnızdır. bunun yanı sıra insanlara nasıl katlanabiliyorum bazen? nasıl olup da anlayışlı olabiliyorum insansı saçmalıklara?
şu ana kadar 2 gerçeğim var hayatla ilgili. ve açıkça görülüyor ki ben 2siyle de başa çıkamıyorum.
şu ana kadar 2 gerçeğim var hayatla ilgili. ve açıkça görülüyor ki ben 2siyle de başa çıkamıyorum.
27.3.11
dünyanın orta yerinde yalnızlıktan ölüyormuş gibi acı çekiyorum. tamamen sona ulaşıp, ölümü göremiyorum. sadece acı çekmek süregeliyor. ben aslında acı çekmekten ölesiye korkuyorum. ne kadar komik değil mi, cümleleri alt alta yazarsak:
ölüyormuş gibi acı çekiyorum
acı çekmekten ölesiye korkuyorum
beni alıp, dışarıdan hayata bakmaya zorladığın için teşekkürler. kendime bu kadar yüklenmemin sebebi neydi acaba? gözlerim o kadar ağrıyor ki -çünkü gözyaşları ağırdır.
ne kadar yalnızız. ne kadar doldursam da etrafımı, boşlukları, ne kadar yalnızım. yanımda olmasını istediğim insanlarla arama ya yıllar giriyor ya yollar. sevmiyorum. sevmiyorum.
ölüyormuş gibi acı çekiyorum
acı çekmekten ölesiye korkuyorum
beni alıp, dışarıdan hayata bakmaya zorladığın için teşekkürler. kendime bu kadar yüklenmemin sebebi neydi acaba? gözlerim o kadar ağrıyor ki -çünkü gözyaşları ağırdır.
ne kadar yalnızız. ne kadar doldursam da etrafımı, boşlukları, ne kadar yalnızım. yanımda olmasını istediğim insanlarla arama ya yıllar giriyor ya yollar. sevmiyorum. sevmiyorum.
9.3.11
28.2.11
verdiği sözleri hatırlıyorum
mutlulukla ilgili bir şeydi
gülümseyiş yerini tutamaz
ama keşke şu an yanımda olsaydın
değişmesi gereken birkaç ampül var
bulutlar ışığı kapatıyor
son günlerimiz karanlık
başağrısına çözüm birkaç duman
birkaç tatbikat ve burjuva zevkimiz
değişmeyen tek gelenek
elbette ellerime sığmaz bu kadarı
nesil atlıyoruz her seferinde
mutlulukla ilgili bir şeydi
gülümseyiş yerini tutamaz
ama keşke şu an yanımda olsaydın
değişmesi gereken birkaç ampül var
bulutlar ışığı kapatıyor
son günlerimiz karanlık
başağrısına çözüm birkaç duman
birkaç tatbikat ve burjuva zevkimiz
değişmeyen tek gelenek
elbette ellerime sığmaz bu kadarı
nesil atlıyoruz her seferinde
24.2.11
22.2.11
bazen gerçekten bir ömürde tek hayat yaşamak istemediğime karar veriyorum. otobüste vesair giderken yan tarafta bir arabaya takılıyor gözüm mesela. keşke o anlığına "ben" benden çıkıp, o sürücü koltuğundaki kadın olsam. onun hayatı nasıldır, bir baksam. ama mutsuz ediyor bu insanı biliyor musun. dünyada yüzlerce dil var. ülke var. ve öldüğümüzde kaç dil konuşuyor olabileceğiz ki. mesela çince, benim için hep çizgilerden ibaret olacak. oysa o çizgiler bir hikaye anlatıyor. hayatımda tenis oynamadım. öldüğümde hala mühendislerin ne yaptıklarını bilemeyeceğim. pek çok meslek grubunun aslında ne yaptıklarını bilemeyeceğim. dünyada dinlemek gereken çok fazla hikaye var aslında.
bencillik etme diyor arkadaşım. bunları düşünerek yaşarsan, dibe batarsın diyor öteki.
ölümden çok korkuyorum.
ama bazen yaşamaktan da korkuyorum. uyanıyorum ve "aman tanrım, yaşıyoruz!" diyorum. yolda yürüyorum, o kadar insan, nasıl yaşayabiliyorsunuz, diyorum.
ve ölmekten çok korkuyorum.
ve yaşamı becerebilenleri sevmiyorum. evet, yaşamak bir ability işi ve kimi zaman bundan mahrum olduğumu düşünüyorum.
mad men'de şöyle bir söz geçiyordu: yalnız doğdunuz ve yalnız ölecekseniz. ve bu dünya, üzerinize sadece bir kurallar demeti serper. bu gerçekleri unutmanız için.
sonra sanırım özdemir asaf şunu demiş: insanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları sevip; gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.
ben de şunu diyorum: hepimiz, acılarımıza sahip olmak dışında yalnızız.
bencillik etme diyor arkadaşım. bunları düşünerek yaşarsan, dibe batarsın diyor öteki.
ölümden çok korkuyorum.
ama bazen yaşamaktan da korkuyorum. uyanıyorum ve "aman tanrım, yaşıyoruz!" diyorum. yolda yürüyorum, o kadar insan, nasıl yaşayabiliyorsunuz, diyorum.
ve ölmekten çok korkuyorum.
ve yaşamı becerebilenleri sevmiyorum. evet, yaşamak bir ability işi ve kimi zaman bundan mahrum olduğumu düşünüyorum.
mad men'de şöyle bir söz geçiyordu: yalnız doğdunuz ve yalnız ölecekseniz. ve bu dünya, üzerinize sadece bir kurallar demeti serper. bu gerçekleri unutmanız için.
sonra sanırım özdemir asaf şunu demiş: insanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları sevip; gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.
ben de şunu diyorum: hepimiz, acılarımıza sahip olmak dışında yalnızız.
21.2.11
ellerimi uzatıyorum geçmişe
büyük bir klişe doğuruyorum, beni sevmeyen şair bir adamdan
hayatım boyu lütfen dediğim tek insan olan allaha, ayıp oluyor haliyle
kendimize bir başlangıç gerekiyor
önce pembe panjurları geceye boyayıp
sonra odanın tüm duvarlarını aynayla çeviriyorum
şair adam beni sevsin istiyorum
bana şiirler yazsın istiyorum
çünkü
her allahın bir kitabı olmalı
rutin doktor kontrollerinin birinde
doktor hanım "'bir' olmazsa ölecek hastalığı var "diyor klişemizde
şair adam, anlamıyor, tek bildiği kelimeler
benimse biyolojim iyidir liseden beri
ancak "ikimiz birken" yaşatabiliriz büyük klişemizi
şair adama bakıyorum, çaresizlik damlıyor gözlerimden
pencereye bakıyor
çünkü
her yaratılanın bir sonu olmalı
haliyle klişemiz gözlerimizin önünde ölüyor
diyemem pek tabii
çünkü bir tek benim gözlerimin önünde.
şair adamın gözleri ise aynada
elleri şiirler yazıyor, ağzı bunları okuyor
bana baktığında, beni görmüyor
çünkü
her allahın bir kulu olmalı
benim eski allah, daha alçak gönüllüydü aslında bakarsanız
kulağı iyi duymazdı ama duyduğunda da mucizeler yaratırdı
lakin adımlarımın arkası ayıp dolu, geri dönemem
lakin aynalar şair adamın gözlerini çaldı, burada kalamam
büyük klişemizin kırkı çıkmadan, yola çıktım ben de
yanıma alabildiğim kadar puantiye..
şiirler yazmak istiyorum
çünkü
her allahın bir kitabı olmalı
büyük bir klişe doğuruyorum, beni sevmeyen şair bir adamdan
hayatım boyu lütfen dediğim tek insan olan allaha, ayıp oluyor haliyle
kendimize bir başlangıç gerekiyor
önce pembe panjurları geceye boyayıp
sonra odanın tüm duvarlarını aynayla çeviriyorum
şair adam beni sevsin istiyorum
bana şiirler yazsın istiyorum
çünkü
her allahın bir kitabı olmalı
rutin doktor kontrollerinin birinde
doktor hanım "'bir' olmazsa ölecek hastalığı var "diyor klişemizde
şair adam, anlamıyor, tek bildiği kelimeler
benimse biyolojim iyidir liseden beri
ancak "ikimiz birken" yaşatabiliriz büyük klişemizi
şair adama bakıyorum, çaresizlik damlıyor gözlerimden
pencereye bakıyor
çünkü
her yaratılanın bir sonu olmalı
haliyle klişemiz gözlerimizin önünde ölüyor
diyemem pek tabii
çünkü bir tek benim gözlerimin önünde.
şair adamın gözleri ise aynada
elleri şiirler yazıyor, ağzı bunları okuyor
bana baktığında, beni görmüyor
çünkü
her allahın bir kulu olmalı
benim eski allah, daha alçak gönüllüydü aslında bakarsanız
kulağı iyi duymazdı ama duyduğunda da mucizeler yaratırdı
lakin adımlarımın arkası ayıp dolu, geri dönemem
lakin aynalar şair adamın gözlerini çaldı, burada kalamam
büyük klişemizin kırkı çıkmadan, yola çıktım ben de
yanıma alabildiğim kadar puantiye..
şiirler yazmak istiyorum
çünkü
her allahın bir kitabı olmalı
10.2.11
ben seni anlatmaktan bıktım. ama sen en güzel sesimi harcamaktan bıkmadın. konuş diyorlar, çünkü içimde yerin yok. beni seven arkadaşlarım diyor bunu. buzdolabından, elime tutuşturdukları kitaba kadar.
aynanın karşısında kendimi izliyordum bugün. kadının biri ayaklarından bacaklarıma kadar masaj yapıyordu. durdum ve:
yıkılan parçaları topladım.
zekamı topladım: iki+iki=beş
bilgimi topladım: hipotetik olmayan şey kategorik bir buyruktur.
dilimi topladım: je ne peux pas parler français.
saçımı topladım: bacaklarımı uzattım.
benim parçalarımı nerelere fırlattıysan
gittim dünyadaki her o noktadan
parçamı topladım.
yerlerine birer kelime bıraktım.
işte ilk kitabımı böyle bir haritadan yola çıkarak yaptım.
şaşırdım ve şaşırttım
çünkü adımlarım durmuyordu.
kadın, ellerini, bacaklarımdan çektiğinde
sana doğurduğum çocukları topladım.
"babanız sizi sevmedi" dedim.
haksız değildim.
26.1.11
bak şimdi, duruyorum
durduğum bu noktayı al
dünyanın başka bir köşesine koy
beni evsiz bir çingene yap
satırlar arası değil
yolların arasında yaşat
tanımadığım çocuklar olsun karnımda
çizgili ve noktalı sigara dumanları
yaraların olsun senin de
bir dövüşten yeni çıkmış gibi
sonra benim aklımı al, bu vücuda koy
sabah alarmı, sen ve ben ve burjuvazi
klik klik, korunaklı dünya için iki kapı kilidi
dolmuş parası, bir öğrenci
durakta inecek var, açıl kapı
merdivenden çık, pat pat
insanlar konuşsun, küt küt
yalanlar söylensin, ha ha
beni tanıma, suratıma gül
vücudumu öp, aklımı söndür
durduğum bu noktayı al
dünyanın başka bir köşesine koy
beni evsiz bir çingene yap
satırlar arası değil
yolların arasında yaşat
tanımadığım çocuklar olsun karnımda
çizgili ve noktalı sigara dumanları
yaraların olsun senin de
bir dövüşten yeni çıkmış gibi
sonra benim aklımı al, bu vücuda koy
sabah alarmı, sen ve ben ve burjuvazi
klik klik, korunaklı dünya için iki kapı kilidi
dolmuş parası, bir öğrenci
durakta inecek var, açıl kapı
merdivenden çık, pat pat
insanlar konuşsun, küt küt
yalanlar söylensin, ha ha
beni tanıma, suratıma gül
vücudumu öp, aklımı söndür
24.1.11
ay'ın en beklenmedik yerinden çıkacaksın
beş
bana en güzel gülümsemeni vereceksin
dört
aklını bağlayıp, ellerini öpeceğim
üç
arka bahçeme gireceksin -dur yapma
iki
kollarından kaçacağım birazdan
beş
bana en güzel gülümsemeni vereceksin
dört
aklını bağlayıp, ellerini öpeceğim
üç
arka bahçeme gireceksin -dur yapma
iki
kollarından kaçacağım birazdan
((güneş, gözleri yakıyor))
bir
((ay, karanlıktadır))
kendimi kollarına bırakacağım birazdan
iki
bana silahlarınla yaklaşmayacaksın
üç
aklımı öpüp, ellerimi bağlayacaksın
dört
çarşaflardaki kokuyu sileceksin
beş
bir
((ay, karanlıktadır))
kendimi kollarına bırakacağım birazdan
iki
bana silahlarınla yaklaşmayacaksın
üç
aklımı öpüp, ellerimi bağlayacaksın
dört
çarşaflardaki kokuyu sileceksin
beş
ayın en beklenmedik günü geleceğim
20.1.11
9.1.11
bugün tanımadığım birinden arcade fire konser albümü aldım. tüm günümü güzelleştirecek asıl şarkıya dikkat çeken ise sevgili can günşiray'dı. the suburbs continued 00:57. derken klasik bir pazar yaşayacağımı sanıyordum tabi. pazara gider, buzdolabımı doldurur. sonra markete gider, kredi kartının şifresini girerdim. tam bunu yapmak isterken fark ettim ki: ben hayatımı heba ediyorum. bir pazar daha böylece kayıp gitti. bak, gitti, artık pazartesi. oysa planlar dahilinde kilyos'a gitmek, belki arter'deki sergiye bakmak velhasılı kelam hayat zor. son aylarda ölümü çok fazla düşünür oldum. annemin ölme korkum üzerine yorumu "yo ölemezsin, daha evlenmedin" bile. yıldızlarımız ve gezegenlerimiz aynı olduğu için hayatımdan asla çıkmayacak olan eski erkek arkadaşıma göre "ölemezsin çünkü daha hayattan memnun değilsin." şu anki erkek arkadaşımın yorumu "daha çok genciz be." hayatımın erkekinin yorumu ":)" babamın yorumu "intihar zayıf kişilikli insanların eğilimi."
sonra cadde değiştirdim, oturdum bir kızı dinledim. kendimi dinledim. yani önümdeki 2 seçenekli yoldan ıslak olanını seçsem neler olurdu, onu dinledim. sonra kuru tarafımda durup anlattım. beni seviyor dedim. ama neden. seviyordur bir sebeple dedi. sebepsiz sevmesini seviyorum aslında ben dedim ama yalandı bu. ben her zaman sevdim onu.
saat 2, uykum yok. gel bi bira daha içelim?
1.1.11
27.12.10
çünkü ben hep olabilecekleri
en sonuna saklardım
sonra ceplerime bir baktım
kedilere ayıp yaptım
şişt önce susalım
sonra biraz
biraz biraz cümleler kurulur
çünkü ben olmak istediğimi
en sonuna saklardım
sonra yüzüne bir baktım
ellerime baktım
yılları bir saydım
sonra biraz
biraz biraz adımlar yaklaşır
çünkü ben tutmak istediğim
eli,
en sonunda tutardım
sonra sen belimi sarardın
yanaklarımdan severdim
sonra biraz
biraz biraz zaman geçer, biraz büyüsem, biraz gülsen, biraz dursa, bu dünya, biraz müzik, biraz bira, biraz adım, biraz rüya, biraz mantı, biraz mantık.
çünkü ben hep olabilecekleri
saklarım
çünkü ben sana olan sevgimi
-çin böreğinin içine-
sakladım.
biraz mantık.
en sonuna saklardım
sonra ceplerime bir baktım
kedilere ayıp yaptım
şişt önce susalım
sonra biraz
biraz biraz cümleler kurulur
çünkü ben olmak istediğimi
en sonuna saklardım
sonra yüzüne bir baktım
ellerime baktım
yılları bir saydım
sonra biraz
biraz biraz adımlar yaklaşır
çünkü ben tutmak istediğim
eli,
en sonunda tutardım
sonra sen belimi sarardın
yanaklarımdan severdim
sonra biraz
biraz biraz zaman geçer, biraz büyüsem, biraz gülsen, biraz dursa, bu dünya, biraz müzik, biraz bira, biraz adım, biraz rüya, biraz mantı, biraz mantık.
çünkü ben hep olabilecekleri
saklarım
çünkü ben sana olan sevgimi
-çin böreğinin içine-
sakladım.
biraz mantık.
10.12.10
aşık olununca yapılanlar:
- adımın bir harfini geri almak
- gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymak
- boynumu kimsenin senin kadar değerlendirememesi
- kardeşim olan gözlerini, çocuğum olan alnını, sevgilim olan ağzını, dostum olan ellerini, kocam olan karnını unutmamak
- şimdilerde her şeyi sana bağlamak.
sonra şunu anlarım ki aşkı kendimde olduran da benim, öldüren de.
e o zaman?
o zamanı şu:
pür aşkın aptallıkla bir ilgisi var.
4.12.10
Sonra bir sabah uyandık ki kış olmuştu.
Ama benim insan olan yerlerim çok ağrıyordu.
Olsun, vicdan dediğin başka nereyi ağrıtır ki.
And I know how I feel.
Ama benim insan olan yerlerim çok ağrıyordu.
Olsun, vicdan dediğin başka nereyi ağrıtır ki.
And I know how I feel.
13.10.10
kaşındaki yara izini sorar sormaz pişman oluyorum. çünkü aklıma hazal'ın "bir kadın bir erkeğe yara izinin hikayesini sorduysa orada bir şeyler oluyordur" tespiti geliyor. umarım bu tespitten bihabersindir diye umuyorum ama bir saniye sonra gene umutsuz oluyorum. çünkü gördüğün, geçirdiğin kadınlar, sana bir şeyler öğretmişlerdir, değil mi? peki ben ne öğretiyorum diyorum. sonra susuyorum. sahip olduğum şeyler, bölük pörçük, yarı zamanlı tıbbi terimler, eş zamanlı müzikler, yazar olmadan evvel okunması gereken 123 kitabın özeti, kolej erkeklerinin ilişkilere bakış açısı ve dahası. sonra susuyorum. yan yanayız, yürüyoruz. karşı karşıyayız, yemek yiyoruz. biz hiç tartışmıyoruz. demek ki tartışacak kadar yakın değiliz. ya da çok uyumluyuz ama aslında deve ile cüce, kuzey ile güney kadar uzağız. hem uzak hem de uyumlu olmak mümkün mü? bir sonraki bienal konumuz bu olsun, brecht çekeyim karşıki dağlar yıkılsın.
fotoğrafı asıl bilen sen olduğun için fotoğraf makinemi çıkarmakta tereddüt ediyorum. doktorlarla görüşmelerim sürmekte, gözüme kamera taktıracağımdır. zira senin hüznü üzerine yapıştırdığın genel halinin, bazen kıyısından köşesinden taşan bir sevimli çocukluk oluyor ya, onu sana da göstermek istiyorum. ben seni gözlerimle seviyorum. umarım rahatsız etmiyorumdur. ben seni kirpiklerimle seviyorum. gözlerimi kapatmak istemiyorum. ben seni dilimle seviyorum, adını ağzımda yuvarlayarak söylüyorum. ben seni kulağımla seviyorum, her yerime ulaş istiyorum.
sonra beyaz ellerine baktın. ben de elindeki yaraya. and in that moment, i swear we were infinite. bunu, türkçe yazarsam gereken anlamı kaybedeceğimi düşündüm. ama o an, hatırlıyor musun bilmiyorum, ellerine baktığında, insan ne yapacağını bilemezken yapar bunu, ben de baktım. ellerini sevdim. sen de seviyorsun bence. sonra yüzüne baktım, hala gözlerin ellerinde. gözlerin, ellerin de. ben yine de şükrettim. şükrettim çünkü huzuru verdin bana. yanındayken ben, işte yine, yürüyordum, bulandı aklım pardon. bu burunda bulantı olmazdı çünkü.
sahi, aman alınma da, neden yanımdasın?
fotoğrafı asıl bilen sen olduğun için fotoğraf makinemi çıkarmakta tereddüt ediyorum. doktorlarla görüşmelerim sürmekte, gözüme kamera taktıracağımdır. zira senin hüznü üzerine yapıştırdığın genel halinin, bazen kıyısından köşesinden taşan bir sevimli çocukluk oluyor ya, onu sana da göstermek istiyorum. ben seni gözlerimle seviyorum. umarım rahatsız etmiyorumdur. ben seni kirpiklerimle seviyorum. gözlerimi kapatmak istemiyorum. ben seni dilimle seviyorum, adını ağzımda yuvarlayarak söylüyorum. ben seni kulağımla seviyorum, her yerime ulaş istiyorum.
sonra beyaz ellerine baktın. ben de elindeki yaraya. and in that moment, i swear we were infinite. bunu, türkçe yazarsam gereken anlamı kaybedeceğimi düşündüm. ama o an, hatırlıyor musun bilmiyorum, ellerine baktığında, insan ne yapacağını bilemezken yapar bunu, ben de baktım. ellerini sevdim. sen de seviyorsun bence. sonra yüzüne baktım, hala gözlerin ellerinde. gözlerin, ellerin de. ben yine de şükrettim. şükrettim çünkü huzuru verdin bana. yanındayken ben, işte yine, yürüyordum, bulandı aklım pardon. bu burunda bulantı olmazdı çünkü.
sahi, aman alınma da, neden yanımdasın?
16.4.10
"ben senin beni neden aramadığını biliyorum."
bu bir cümle. diğer bir cümle hemen ardısıra başlamalı ama iki cümle arasına bir şey giriyor. ikimizin arasına giren şey gibi. gözlerine bakıyorum, yoklar. ellerine bakıyorum, uzak.
bu işi ben kontrol edemem. gözlerini mesela. tutup çenenden gözlerime bakmanı sağlayamam. çünkü bazen yokum. hayır yani benim yanımda olsan bile kontrol edemem. yüzünün bana dönük olmasından daha başka bir şey bu. gözlerinin çok daha içinde. onlar kıpır kıpır. onlar bana bakmazken. yapamam bunu.
sokaklar mesela. kendini sokaklara atıyorsun başın sıkışınca. haber vermiyorsun. yanımdan geçip gidiyorsun. ama kendini sokağa atmak en kolayı. sana yardım etmek istiyorum. böyle yaptığında yardım da edemiyorum. boş konuşmuş oluyorum. ama neden boş boş konuşmuş olan ben oluyorum? sen susuyorsun. yüzüne bakıyorum. hala susuyorsun. ama böyle olmaz. hayır. "bitti" diyeceksin. ağzından çıkaracaksın o sözü: bitti.
bu bir cümle. diğer bir cümle hemen ardısıra başlamalı ama iki cümle arasına bir şey giriyor. ikimizin arasına giren şey gibi. gözlerine bakıyorum, yoklar. ellerine bakıyorum, uzak.
bu işi ben kontrol edemem. gözlerini mesela. tutup çenenden gözlerime bakmanı sağlayamam. çünkü bazen yokum. hayır yani benim yanımda olsan bile kontrol edemem. yüzünün bana dönük olmasından daha başka bir şey bu. gözlerinin çok daha içinde. onlar kıpır kıpır. onlar bana bakmazken. yapamam bunu.
sokaklar mesela. kendini sokaklara atıyorsun başın sıkışınca. haber vermiyorsun. yanımdan geçip gidiyorsun. ama kendini sokağa atmak en kolayı. sana yardım etmek istiyorum. böyle yaptığında yardım da edemiyorum. boş konuşmuş oluyorum. ama neden boş boş konuşmuş olan ben oluyorum? sen susuyorsun. yüzüne bakıyorum. hala susuyorsun. ama böyle olmaz. hayır. "bitti" diyeceksin. ağzından çıkaracaksın o sözü: bitti.
Subscribe to:
Posts (Atom)
