17.4.14

okudugum butun kitaplar tek bir kitaba cikar.

benim icin butun oykulerden once gelen bir oyku vardir ve bu okudugum butun oykuler onun hemen kaybolan bir yankisidir. okumalarimda cocuklugumda okumus oldugum o kitabi aramaktan baska bir sey yapmiyorum, ama onu yeniden bulamayacagim kadar az sey hatirliyorum.

benim icin butun insanlardan once gelen bir insan vardir ve bu tanidigim butun insanlar onun hemen kaybolan bir yankisidir. tanidigim butun insanlarda, cocuklugumda tanimis oldugum o insani aramaktan baska bir sey yapmiyorum, ama onu yeniden bulamayacagim kadar az sey hatirliyorum.

benim icin butun sehirlerden once gelen bir sehir vardir ve bu gezdigim butun sehirler onun hemen kaybolan bir yankisidir. seyahatlerimde cocuklugumda gormus oldugum o sehri aramaktan baska bir sey yapmiyorum, ama onu yeniden bulamayacagim kadar az sey hatirliyorum.

benim icin butun ruyalardan once gelen bir ruya vardir ve bu gordugum butun ruyalar onun hemen kaybolan bir yankisidir. ruyalarimda cocuklugumda gormus oldugum o ruyayi aramaktan baska bir sey yapmiyorum, ama onu yeniden bulamayacagim kadar az sey hatirliyorum.

benim icin butun hayatimdan once gelen bir ani vardir ve bu yasadigim hayat onun hemen kaybolan bir yankisidir. hayatimda cocuklugumda yasadigim o aniyi aramaktan baska bir sey yapmiyorum, ama onu yeniden bulamayacagim kadar az sey hatirliyorum.

16.4.14

yourcenar

Mutlu değildim. Bu mutluluk eksikliği bende epey hayal kırıklığı yaratıyordu, ama sonuçta boyun eğiyordum. Bir anlamda, mutluluktan vazgeçmiştim, ya da en azından sevinçten. Sonra, kendi kendime, bir evliliğin ilk aylarının nadiren en güzelleri olduğunu, hayatın aniden birleştirdiği iki varlığın birbirinin içinde bu kadar çabuk eriyip hakikaten tek varlık olmalarının mümkün olmadığını söylüyordum. Çok sabır ve iyi niyet gerekli. Bunlar ikimizde de vardı. Daha da yerinde olarak, sevincin bize bağlı olmadığını ve yakınmakta haksız olduğumuzu söylüyordum. Eğer makul olsak her şey eş değerde olur sanırım, ve belki de mutluluk daha iyi katlanılan bir mutsuzluktur sadece. Kendi kendime böyle söylüyordum, çünkü cesaret olayları değiştiremediğimizde onlara hak vermekten ibarettir. Ancak, yetersizlik ister hayatta ister sadece kendimizde olsun, bu onun büyüklüğünü azaltmıyor ve aynı ölçüde acı çekiyoruz. Ve siz dostum, siz de mutlu değildiniz.

8.4.14

heartbreak and ponytails.

                                                                                                                                                              
                                                                                                                                                                                 
[bu esnada bana mutlulugun en cok yeni bir baslangic yapmak icin gerektigini soyluyorsun. mutluluk gelsin ve boyle bir arac olsun istiyorsun. yoksa hicbir zaman mantikli kafayla mutlu olamayacagini gayet biliyorsun. cunku kendi gerceklik ve denge-dengesizlik alginda bundan memnunsun.]
bana gore hayat sorumluluk demek.                                                                                                                                                                                                                    bunlari sorgulayan ve yapmak istemediginde asla yapmayan insanlar, bize gore, sefa pezevengi kaliyor. ve evet, bu durumda bizler de amele oluyoruz.                                                                                                                                                                                                                                                             .
[ben, diyorsun, sahilde cekirdek citleyen, avm gezen veya parkta cocuklarini zapt etmeye calisan insanlari gordugumde, bu tip seylerle aksami eden insanlarin mutluluguna hicbir zaman ulasamayacagimi dusunuyorum. hep uyuz ve siradisi istekler tasidigimi zannedip, aslinda kendi mutluluguna sahip olamamis biri olacagim.]

hayatim boyu babamin bana en cok soyledigi cumle "is cikarma" idi. ne istesem, ne dusunsem is cikariyordu cunku basina, kuma gomulu olan basina.. istekleri hep yersiz ve aykiri olarak adlandirilmis bir insanim. yeri geldi ben de kendimi oyle gordum. oysa cok temelde baska bir sey vardi: yasam meraki. yasama merakimi kaybettigimde de "niye boyle depresif oldun?" dediler. hayatta ne yapsam da begendiremezdim kimilerine.
peki kendime?

3.4.14

dr.

bazen okumakta hic gozum yokmus gibi geliyor.
sonra insan vucudunun o et ve kandan olusma halini animsiyorum ve heyecanlaniyorum
insan beyni konusundaki heyecanima hic girmeyelim bile..
ben cocukken, annem tibbin en guzel noktasinin ogrendigin her seyin kendinle alakasi olmasi demisti
okumakta gozum olmadigi zamanda ilgimi canli tutan yegane sey de bu detay aslinda!
kendime bakmak, kendi vucudumun isleyisini bilmek, hayranlik uyandirici.
bir gun evime cerceveletilmis bir akciger x-ray'i asmak en buyuk hayallerimden biri
cunku gordugum akciger dallanmalari, alveoller ve damarlar, teleskopla uzaya bakma hissi yaratiyor bende
mikrokosmosu buluyorum orada
bir de her gun olume bu kadar yakin olmama ragmen olumle geldigim iliskim bu durumdayken, tip okumasam ne olurmus kim bilir!
benim zavalli "sfu izlerken ve hastane koridorlarinda/morglarda/ameliyathanelerdeyken curuyen" gencligim..



24.3.14

i never knew there was someone, to make me come alive.




icinde bulundugumuz tum bu karanlik zamanlara ragmen, seni dusundugumde icimde bir ferahlik oluyor. ulaslarin neukolln'deki evlerindeki o pazar gununu animsiyorum, elimde degil: mutfakta calan stars albumu esligindeki kahvaltimiz..



17.3.14

asli serin


tam kestiremediğim bir nedenden ölüyorum

saçlarımı tararken düşündüm
uzamışlar

bunu içinde ateş geçmeyen bir dizeyle
anlatabilmem mümkün değil
sen öyle uzun bakarken… mümkün değil
içimizden biri konuşmaya başladığında
birikmiş şeyleri bozdurma çabası
-görülmeye değer çabası-
çürümeye karşı etkili bir yöntem olmayabilir
bunu avrupa birliği maceralarımızla da anlatabilirdim
ama seni son öptüğümde
sanata ve sanatçıya saygımı yitirdim
hayli kolay oldu
şehirli olmak böyle bir şey olmalı

sokaklar uzuyor sen uzuyorsun
kapanması kapının uzuyor
güneş ve yaz, yazdıkça uzuyor
ben sana çok fena kesiğim
unutacaklarımı seçebilseydim kesiklerimden başlardım
ruhum olduğuna inanmak istiyorum
oldukça sakinim

bak uzun acıyor daha uzun en uzun
uzun da ölebilirim icabında uzun saçlarımla
en az bir tane dolabında herkesin
siyah elbisesi olmalı bunun için
gerekler, gereçler, geçerler
bana bir sır verme, abartıyor olabilirim
-aslı çok tedirgin ediyossun beni
olabilirim
o zaman başka şeylere inanıyordum

dilin her şeyi bozabilecek gücüne
şarkıya girebilmek için ses gerekliliğine
önce bedenler evet der, en son yaralar peki
her tene uygun siyah elbiseler ve
evet evet peki

palavraları geçebilseydik, başlayacaktım.

16.3.14

I’m trying to find the beauty in everything, even myself.



10.3.14

Semâ

I'm just waking up to get back into bed
I'm looking through the wrong end of her telescope
I felt comatose waiting for this thing to grow
I'm impatient because I want it now and so it shows.

21.2.14

istifa etmek.

ben hayattan istifa etmek istiyorum. hayatin beraberinde getirdigi tum bokluklarin uzerine sifonu cekip, klozetin kapagini indirmek, kapiyi kapatip cikmak istiyorum.
isigi sonduruyorum.

hayatta hicbir seyden sorumlu tutulmak istemiyorum. ne solup giden meneksemden, ne ilerde tikanmasin diye iyi bakmaya calistigim damarlarimdan, ne de calismam gereken konulardan..
aliskanliklarimin gelip de beni sirtimdan bicaklamasini istemiyorum. insanlara alismak istemiyorum. insanlari umursamamak istiyorum. elimi kafamin icine sokup, durdurabilmek istiyorum.
duygularimi uzerimden soyup atmak istiyorum. havalarin hic kararmamasini, erken kalktigimda zinde hissetmek istiyorum.
insanlara belirli bi uzaklikta durabilmek, istedigimde gonlumdeki yere gidebilmek, giderken hicbir seyi koparmadan, beni cepecevreleyen sinirlarimi genisleterek/esneterek ilerlemek istiyorum yolumda.
kafami bulandirmamak, mad men izlerken aglamamak, kalbimi hafifletmek -yillardir geometrik hizda buyuyen kalbimin artik [sonunda] hafiflemesini istiyorum.
eglenceli sarkilar dinlerken gercekten eglenmek. kendime guvenmedigim konularda surekli rezil olmamak, olsam bile gulup gecebilmek istiyorum.
ben gitmek istiyorum. ama bunun ne anlama geldigini de biliyorum. bu yuzden aslinda gitmek isterken bile, ben en cok kalip, her seye dayanabilmek istiyorum. yoruldugumda, agladigimda, isler icinden cikilmaz hale geldiginde, ben icimden cikamadigimda, sana dayanabilmek istiyorum. kirik tarafimi yaslayip sana, uyumak istiyorum. sana dayandigimda, bunun dogru oldugundan emin olmak istiyorum.

adimlarimdan emin olmak istiyorum. geri kalanindan ise mesuliyet kabul etmiyorum.

19.2.14

"ellerini masaya koyuyorsun konuşurken. bütün sırlarını birazdan ortaya dökecek gibi bir hâlin var. ama sen kalkıp çayı döküyorsun üstüne" dedi.

16.2.14

the girl, the monster and the goddess vs. love letter






2013 temmuz'da stockholm'deki moderna museet'te sergisine denk geldigim niki de saint phalle'in islerini unutmamak, aklima kazimak, biraz da ders cikarmak icin cekmistim bunlari.









"what shall I do now that you've left me?
will I cry a million tears?
will I die?
will I take to drink?
take a trip?
will I consult the stars and a crystal ball on how to win you back?
will we stay friends?
will I fall in love again?"





muzisyen soko da niki'nin islerinden etkilenmis olmali ki son sarkisini ona adamis:



13.2.14

tavsan kac, paraparapum.

dokuz yasindaydim ve bir tavsan almistim. babamin hicbir zaman ikna olmayacagini, annemin ise ortama uyum saglayacagini bile bile bir tavsan almistim. cok sevdigim, yemek yiyisini izlerken eglendigim tavsanim. burnu surekli hareket etmesine ragmen hic yorulmayan, bembeyaz tuyleriyle tavsanim. bir, iki, uc derken gunler artti ve "o gun" geldi. icimde buyuk bir pismanlik. cunku babamin hicbir zaman ikna olmayacagini, annemin ise ortama uyum saglayacagini bile bile bir tavsan almistim. tavsani baska birisine vermem gerekiyordu. ne aptalim diye dusundum, icimde dokuz yasindaki bedenimden bile buyuk bir pismanlik. nasil inanabildim babamin ses cikarmayacagina, tavsanimi sonsuza dek besleyecegime.. insan o yaslarda cok naif oluyor. daha da kotusu, o yaslarda bu kadar naif oldu mu sonra beli de dogrulmuyor. gonlumden gecene inanmistim ama evin kurallari gonul falan dinlemiyordu. o gun tavsanimi yeni sahibine verirken, hayatimin en buyuk pismanligini yasadim. keske hic elime almasaydim, evde beslemeseydim, KESKE HIC DENEMESEYDIM, GIRMESEYDIM BU TOPA. pismanligimin agirligi cigerlerime coktu. once nefes alamaz oldum, sonra kalbim hizlandi. olecegim sandim ama normal bir olmek degil. sanki yok olmak gibi, parcalanmak. sanki cenazemi kaldiramayacaklarmis veya aslinda en basindan beri hic var olmamisim gibi. korktum. korktum. olmekten, yasamaktan, devam etmekten, kendimden, pencerelerden, babamdan, annemden, kendimden. cok korktum, donup de icime saklanmak istedim ama icim pismanlik dolu. ellerimle iteledim, bir yer acmaya calistim korkularima, nefes almak icin. dunyada o an oldugum nokta uzerini kabullenmek istedim. korkmamak, paniklememek, atak gecirmemek. tavsanim geri donsun istedim. ama kendimi hic affetmedim.
dokuz yasindaydim ve bir tavsan almistim. babamin hicbir zaman ikna olmayacagini, annemin ise ortama uyum saglayacagini bile bile bir tavsan almistim. ben o dokuz yasimda, hayatimin ilk panik atagini iste boyle yasadim.

5.2.14

insan hayatında pek çok şey yapar
pek az şeyi ilk ve son defa.

24.1.14

20 ay sonra gelen edit: ben asik oldum.

14.1.14

to talk to you.

ben cocukken tuvalete yalniz basima gitmeye cok korkardim. gerci cocukken genel olarak karanliktan korkardim. sagolsun, o yillarda da depresyonda olan anneannem, elimden tutardi. usenmez, benimle beraber tuvalete gelirdi. kapida beni beklerdi, sonra tekrar elimden tutar salona getirirdi.
ben tuvalette iserken, anneannemle konusmayi cok severdim. annemi nasil dogurdugunu, buyuttugunu, dedemle nasil evlendigini anlattirirdim.
- severek mi evlendiniz peki?
- sevmek mi varmis ki?
anneannem, o yillarda hep bizimleydi. dedem hayattaydi ama evine gitmiyordu. neden kirginlardi, en ufak bir fikrim bile yok. ama kendimi bildim bileli ayri yasiyorlardi ve anneannem depresyondaydi.
dedem.. dedem hakkinda, cok net seyler hatirlamiyorum. cok buyuktu. uzundu yani. sakali vardi. elleri de buyuktu, opmelerimden hatirliyorum. yuzu anneme benziyordu. herkes onun ne kadar anlayisli, mantikli ve akilli bir insan oldugundan bahsediyor. oysa ben dedemi hic taniyamamistim.
anneannem ise dedemi tanimis ancak sevememisti. bu yuzden organik bir hastaligi var sanilip, tum tetkikleri normal ciktiktan sonra bir psikiyatriste gosterilmesi akla gelmisti ve tani almisti.
bilmemkac yasindan ve bilmemkac cocuktan sonra anneannem dedemin evinden ayrilmisti. ust kattaki dayimin yanina tasinmisti. ama kislari bizim yanimiza geliyordu.
ortason-lise1 yillarimdayken, anneannem beni elestirmeye basladi. saclarimi tarayip ormemi istiyordu. elimdeki kitabi birakip disari cikmami.. kitaplara cok dalarsam evde kalacagimi dusunuyordu. haksiz da sayilmazdi. cunku yeni hedefi bendim. anneannem, annem henuz cocukken de olumden korkarmis. bu korkusunu gecirmek icin surekli onune hedefler koyarmis. once acaba annemin universite mezuniyetini gorebilir mi diyerek baslamis, annemin dugununu, cocuklarini, teyzelerimin torunlarini bile gormustu. bu yuzden yeni hedefi bendim. benim evlendigimi gormesi onemliydi.
bir gun bir sebepten yine olecegini dusundugu siralarda, evlilik yuzugunu bana gosterdi. "ben olursem, hicbir kuzenin almasin bunu. senin olacak tamam mi?" dedi. tamam dedim ama anneannemin olecegini dusunemezdim. hele ki gun gelip olmeyi isteyecegine hic ihtimal vermezdim.

7.1.14

ikibinonuc yili.

hayatimin ilk panik atagini yasadim. kendime ve hayatima yabancilastim. gecmisime sirtimi dondum. gelecegimi yok etmeye calistim. insanlari kirmamak icin yine kendi kendime disimi gecirdim. hep kanayan taraf ben oldum.doktor oldum, profesorlerin karsisina ciktim. ilk defa bana ait bir hastam oldu. gozlerimin onunde ona kanser tanisi konuldu.
hayat denilen su rutinde, beni su ana dek mutlu eden tek bolumun psikiyatri oldugundan emin oldum. psikiyatrist olmak istememin arkasinda aslinda kendime yardim bulma motivasyonunu da barindirdigimi fark ettim.
yollara dustum ve yollarda kimligimi, ulkemi kaybedip, kendimi yeniden var ettim.

bedenimle degil ama bunca yildir bana yuk olan ve aci veren ruhumla baristim. onu oldugu gibi [yirtici, kotumser, vefakar, hircin, sevgi dolu, hastalikli] kabullendim.
hayatimin en yesil ormanlarini gordum. o ormanda yasayan bir sincap olmak istedim. yolculuk yapma istegimin hayat boyu surecegini fark ettim. cunku icime yer etmis bir drive bu. nefes almak, vermek gibi. gormek gibi. gormenin bir tik otesi. once var olani kaybetmek: kendini. sehirleri. insanlari. yollari. sonra kesfetmek..
annemin buyuyusune tanik oldum. en son 6 sene once anneannem vefat ettiginde bu kadar coktugunu ve caresiz kaldigini gordugum annemin, tekrar caresizligini gordum. benim yuzumden caresiz kalisini, ofkelenisini.. sonra ise anneligin inanilmaz kabullenme gucuyle, caresiz ama destekleyen annem haline gelisini gordum. kendi acimdan da ders cikarmadim mi peki bu surecten? elbet. anneme hayir demenin, kimseyi oldurmedigini ve ona olan sevgimden bir seyler eksiltmedigini gordum. o da benim bu evrildigim kisiye sasirdi, ofkelendi, inanamadi. ama kabullendi. kabullendim ben de onu. aslinda hayat bir kabullenmeme kavgasiymis, ogrendim.

30.12.13

di•la•ra

yillar once benim yaptigim seyleri yapiyor simdi kardesim: mezuniyet hazirligi, yillik yazilari toparlamak, hatta benim calistigim masaya kapanip ders calismak, gelecek sene bu zaman yeni yila nerede girecegini merak etmek ama bilememek..

biliyorum, boyu birkac yildir benden cok daha uzundu zaten. bu fiziki sartlara bakarak aslinda coktan buyudugunu kabullenmem gerekiyor ancak isin icindeyseniz hic oyle kolay olmuyor. gozun gordugunu, kalp kabullenemiyor. kardesin dogdugu gun onu elinize aldiginizda, henuz kucuk bir mahlukat idi kendisi. insan elbette o an fark edemiyor. ama bu kucuk mahlukat, ebat olarak ne kadar buyurse buyusun, icinize ta o andan siziyor ve yerlesiyor. kardes sevgisi boyle bir sey.

belki zamanla ergenlik yillarinizda "off, dayanamiyorum sana! girme odama!" diye puskurttugunuz insan oluveriyor. ergenlik sirasi ona gectigindeyse, bu sefer sizin suratiniza kapi carpiliyor, kardesinizin hayatinin disinda birakiliyorsunuz. kendi kardesimle olan iliskimde, aslinda bu donemler cok uzun surmedi. pek birbirimizi kirmadik. ama hep birbirimizi tanidik. tanistik, yeniden ve yeniden. ben, kendim gibi bir kiz cucugu olmasini beklerken, o tam tersi cikti. ben kendime bile inanmazken, o hep bana inandi.

simdi o kiz cucugu, benim mezun oldugum liseden mezun oluyor. birkac ay icerisinde, gelecegini belirleyecek sinavlara hazirlaniyor. hayatlarimizin bir daha ayni sehirde, hatta ayni ulkede gecmemesi gibi gelecek olasiliklari dolaniyor etrafimizda. iste tam bu olasiliklari dusunurken insan cildiriyor. elinde degil: cocuklugun beraber gecmis, oyun arkadasi olmussun, annesi olmussun, dostu olmussun, ablasi olmussun..

ama olay aslinda baska sehirler/ulkelerde de degil. olay, o kucuk kiz kardesin yeni bir hayata baslamasi.
kandirilacak, aldatilacak, unutulacak, asik olacak, cok mutlu olacak, kahrolacak, kaybolacak, kendini bulacak..
ve buyuyecek.

anne babama karsi hayat boyu minnettar kalacagim bir sey varsa o da kesinlikle kardesim. henuz 5 yasindayken, elime verilen o kucuk mahlukat..
ona baktigimda gordugum tek sey, her seyiyle gurur duydugum bir kiz cocugu. kendimi onda asla goremiyorum, tamamen farkliyiz. ama tum bu farklara ragmen o "benim insanim".

29.12.13

butune bakmak.

butune bakmayi unutuyorum cogu an.

1.
kimse beni uyarmadi ama dustum. hem de en korlemesine olanindan. sorgusuz sualsiz. her zaman yerim orasiymiscasina. sanki evimi bulmusum da.. neyse.
dustukten sonrasi kolay olur sanirdim. ama olmadi tabi ki. orf, adet ve anneannelerimiz sagolsun, bu ulkede bazi ahlaki kurallari degistirmek cok zor. neyse, varsin olmasin. canin sagolsun anneanne!

2.
kimse beni uyarmadi ama inandim. ne de olsa su hayatta en ucuza bulunacak sey inancti. yerde, gokte, toprakta, benim icinse senin yuzunde. butunune bakmayi unuttugum o yuzde.
inandiktan sonrasi kolay olur sanirdim. sana inanirsam, geriye kalan hicbir sey beni tereddute dusuremez sandim. ama yine de kendimi yolun ortasina atmaya tereddut ediyorum cogu an. neyse, canin sagolsun senin de!

3.
kimse beni uyarmadi ama en azindan ben seni uyarayim.

11.12.13

i'm safer with me here and you there.

     her sey basta cok saglikli, gunes olabildigine parlak ve dislerimiz gorunuyor cunku yuzumuzde daimi bir gulumseme. cocuk parkindaki merry-go-round'da hizlica donuyoruz ve ruzgar sacimizi ucuruyor. hayat bizi ucuruyor. cunku hafifiz. o an her turlu tehlikeye acigiz ve basimiza da en kotu tehlike geliyor tabi ki: asik oluyoruz.
     biraz tanisiyoruz. birkac adim atiyoruz. ilerliyoruz, uyuyoruz, alisiyoruz, maruz kaliyoruz. evet, birbirimize ve birbirimizin gercekliklerine maruz kaliyoruz. eski defterler, fotograflar, anilar ve insanlar giriyor isin icine. eseledikce daha fazlasi cikiyor, bu hic bitmiyor. 
     sesler yukseliyor. gulusler azaliyor. gozler doluyor. eller havada ucusuyor, derdini anlatmaya calisiyor, bazen kendisine yaslanmis olan diger vucudu itiyor. ruyalar goruyor, olmek istiyor. merry-go-round artik daha yavas donuyor. ama insanin midesi bulaniyor. cunku her sey kokusmaya basliyor.
     yatagin diger tarafina yaklasiliyor. battaniyenin altinda aglaniyor. bir insana degil, duvara yaslanmak istiyor. kirilan tarafini duvara yaslayip, korkmamak istiyor. ama bazen hic durmuyor akli, ona oyunlar oynuyor. planlar yapilmak isteniyor. planlar yapilamadan vakit geciyor. heves geciyor. mevsim geciyor. kis basliyor. kis olduruyor. tehlikesiz hicbir yer kalmiyor. hic kimseye guvenilmiyor. bir daha biraraya gelinmiyor.




bir sarki var, tam da su karli kis gunlerine uygun. "you're safer with me here" cumlesiyle baslayip, sonunda "i'm safer with me here and you there" diyor. insan dayanamayip dusunuyor; "you're safer with me here"dan "i'm safer with me here and you there"e nasil geciliyor, arada ne oluyor? galiba biz bu surece "iliski" diyoruz.

9.12.13

earthing

hayatimi belli emir sozcukleri uzerinden geciriyorum. kimseden emir aldigim yok tabi, hep kendime yukleniyorum.

yaz / anlat / dinle / izle / oku / gor / git / arastir

buyuk bir yuk var uzerimde. hayret ki ne ailevi ne de duygusal, bu yuk tamamen elektriksel.
bunu fark edince tabi ki eski bir cocukluk aliskanligimi yaptim: ayakkabimi cikarip, topraga bastim.
kar yagip da yerleri ortmeden, toprakladim kendimi, icimde her ne varsa attim.

sus / konus / unut / anlat / gul / gec / agla / agla / gecer


2.12.13

woody allen beni gorse soyle derdi:

- An idea for a short story of she who is constantly creating these real, unnecessary, neurotic problems for herself. Because it keeps her from dealing with more unsolvable, terrifying problems about the universe.

1.12.13

  • çünkü "o" imgesi yıkılırsa sen de yıkılırsın. bunu somutlaştırmak ve bir ilişkiye başlamak bile bile öldürmek "o"nu.
    hiç aynı anda iki şey istediğin olmadı mı bir erkeğe bakınca?
  • ilki onu deliler gibi sevmek ve onunla hayatımın sonuna kadar yaşamak, dünyayı dolaşmak, uyumak ve diğer küçük mucizeler.
    ikincisi ise onu öldürmek ve onun tüm parçalarını bir şekilde kendine oyuncak yapmak ve pis bir şekilde haz almak.
  • -erdost
  • 22.11.13

    me, myself and zodiac.

    protect themselves from possibility of emotional hurt. because of their need for home and children. complex because they're strong as giant a and weak as a child. well-intentioned, melancholic, introverted, distant. when hurted, become nonsensical, extremely childish, stubborn and not collaborate. look gentle and tranquil, hard to fathom. should guard themselves against bearing a smothering love. once a love begun, it's never stopped. resentment may make them cruel enemies, but they never stop loving. not joke about themselves. masters of art. if forced, become immovable.

    21.11.13

    "ben jack'in bi siki degilim."

    merve bir sure once yazmisti "ben jack'in bi siki degilim" diye. hakikaten varligimin bir ise yarayip yaramadigini sorguladigim su dakikalarda, sunu fark ettim: hayat zaten boktan ve bu boktanligi her yanimiza bulastirmak icin bile olsa, ufak bir hevesimiz var. buna yasama istegi deniyor.

    ben icimdeki bu ufak hevesi olduren tanidigim/tanimadigim tum insanlari kendileriyle birakmak istiyorum. cunku onlar, insana verilebilecek en buyuk cezanin kendisi oldugunu sanacak kadar insanin ozunden kopmuslar. insanin ozunun ne kadar yalniz oldugunun, ne kadar gururlu ve ne kadar basi dik oldugunu unutacak kadar baslarini egip, baskalarinin gotlerini yalamaya dalmislar. onlari o halde ve bir omur boyu cekecekleri boyun agrilariyla birakip, gitmek istiyorum. kimsenin kuralina uymaya calismak istemiyorum, yoruldum. benden alip, onlara vermekten, biktim. kimsenin hayatinda kendime yer aramak istemiyorum.

    20.11.13

    daha yüksek sesle ve sık şekilde: HAYIR!

    bugun gunun henuz aydinlanmaya baslamadigi kadar erken bir saatte, umarim ki ilk ve son kez kaldigim bir hastane odasinda actim gozumu. hava yavas yavas aydinlanirken, penceremi sonuna kadar actim. sabah serinligini hissettim, eskiden beri boyleyimdir, yasadigimi hissetmek icin usumeme izin veririm.
    gun boyunca da bakmaya devam edecegim belirli bir acidan gorulen cam agacini iste gunun ilk isiklariyla fark ettim. o kadar yesil ve serindi gorunuyordu ki icimi ferahlatti. kendimi helsinki'de hissetmeye calistim. temmuz ayina donup de.
    birkac gundur biletlere bakiyorum. ihtimaller ariyorum. yanima eslik edecek bir adim ariyorum. ama yanimda olmasini istedigim insanlar genellikle hevesimi kacirmis ve ayaklarimi geriye itelemis oluyorlar bile. olsun. ben yalniz basinaligima aliskinim. olsun. ben hic korkmam kendimle kalmaktan. olsun.

    bir fevrilik yapmak istiyorum. kibarligimi elden kaybetmek. bagira cagira haykirmak ve HAYIR demek. sonuna okkali bir unlem yapistirmak. bir ormanin icinde bagirmak istiyorum. bir ormanin icinde olmak. insanlarla ugrasmak isteyen aklima sicmak istiyorum. hep o filmlerde gordugumuz gibi bir anda kafamda isik caksin ve "iste o an doktor olmak istemedigimi anladim" diyebilmek istiyorum. ama lanet olsun ki istiyorum da bu meslegi. niyeyse.

    gitmek istiyorum. kimsenin dunyasinda yerim yokmus gibi hissediyorum. kimseye fazlalik olmak istemiyorum.

    24.10.13

    gecmis zaman olur ki -dusersin.

    gecmis,
    kotuluklerin kaynagi.
    donup baktigin anda,
    icine yuvarlanmaya basladigin
    dev bir cukur.
    gecmis,
    cizdigin en buyuk cember.
    ayaklarini kicina vurarak
    kosturup kacsan da,
    donup dolastigin yer.
    gecmis,
    kumulatif bir yolculuk.
    sevdigin insanla arandaki
    -asla kapatamayacagin-
    en uzak mesafe.

    18.10.13

    twin peaks bilgeligi.

    "ask icin gercek ask, sahte ask, caresiz ask derler.. cesitlendirirler. ancak asik oldugunda bunun onemi kalmaz. asik olmussundur ve sanki kocaman bir tir carpmistir. ustelik kurtulusu da yoktur. asik olmak, yasami dolu dolu hissettirir. her seyi daha fazla hissedersin. keder de dahil. bilhassa keder."
    sadece kayitlarda bulunmasi icin: galiba az once calistigim konuyu kazara anladim.

    14.10.13

    radiohead-lucky.mp3

    cok degil son 9-10 ay icerisinde cok insan kaybettim: ailemin kalan son atasi olan dedemi kaybettim. kardesim yasinda minik bir insan kaybettim. cocuklugumun fahri tonton amcasini kaybettim. aile dostlarimizi kaybettim. birkac ay icerisinde beynindeki tumor sebebiyle, cevresine ve kendisine yabancilasan bir insan gordum. evliliginin 1. yildonumunde vefat eden gencecik bir kadin gordum. hastanede elime aldigim ilk dosya hastama gozlerimin onunce akciger kanseri tanisi konuldu. on yasinda bile olmayan cocuklarin, parkta oynamak yerinde hastane koridorlarinda buyuyememelerini gordum. o minicik cocuklarda, yasitlarinin aksine bir olgunluk bir metanet vardi. olumluluklerini, yasamlarinin basinda sayilabilecek bir yasta kabullenmislerdi.

    can derdine dusen insanlarin yasi kac olursa olsun, iclerinde oyle bir guc bulabiliyorlar ya,
    ben burada, bu yasimda, bunca olum gormuslugumle, utaniyorum
    elimde hic kelimem kalmadigi icin
    soyleyecek tek kelime bile bulamadigim icin.

    bu yazi da oyle bir sey. yasadigim icin, insan oldugum, bencil oldugum, kucuk dunyamin sarsintilariyla yeri gelince yikilabildigim icin, "allah sabir versin, mekani cennet olsun" demekten baska kelimeler elimden gelmedigi icin, yaziyorum.

    kaybımın yası

    elimde bir ayna parcasi..
    parcalanmis oldugu icin tabi ki ellerimi kesip kanimi akitiyor
    ama bu ayna parcasi, asil bana kendimi gosteriyor
    gorunce sevmedigim,
    sevilmeyecegine inandigim,
    daha dunyaya dogarken kaybettigim kendimin yasini tutuyor.
    kaybimin yasi..
    insan kendisini kaybedince, yasi hic sonlanmiyor.
    kendimi dogarken kaybettim
    kendimin yasini tutuyorum
    kendimi sevmiyor
    kendime saldiriyor
    ve kendimin ozlemini yasiyorum..

    3.10.13

    I'm not an apple shape nor a pear
    or even a butternut squash.
    I am not a girl next door
    or a fifties housewife
    or a temptress or a whore.
    Not a bimbo or a "career woman"
    or a bitch or a slut or a slag.
    Not a "woman on the verge"
    who needs to "calm down dear".
    I'm not a princess
    or a womb-in-waiting,
    or trying to "have it all".
    I'm not a lady or a tramp (or a vamp)
    or a bit of anything
    (alright or on the side)
    I'm not a yummy mummy
    or a mistress, strumpet
    or "thinking man's crumpet".
    I'm a woman and
    the rest is up to you.

    29.9.13

    insanlar ruyalarini acilen anlatmali.

    en buyuk sir, var olmaya dair olsa gerek.
    var olmak ve yok olmak, tuhaf bir dengedesiniz ve birbirinize de benziyorsunuz. bu hic adil degil!
    bir zamanlar ortada, bariz, alenen bulunan bir sey var diyelim. sonra bir bakmissin ki, artik onu gormuyorsun.
    bir sey vardi. saf ve cocuksu bir seydi, deneyimsiz ve korkulu, tedirgin ve mide bulantili.
    simdi o sey yok, yerini sessiz ve gurultulu, islak ve kokulu, uzak ve yakin bir sey haline birakti.
    neyden bahsettigimi gayet iyi biliyorsun.

    birbirine bu kadar benzeyen varlik ve yoklugun arasinda ben kendimi nereye yerlestirsem diye dusunurken cevabi ben degil, iyi bir yazar soyluyor: var gibi olmak.

    hazinemizin isigini kaybettigini, reaksiyonlarimizin hizinin azaldigini, icimden bir seyleri yitirdigimi hissediyorum. alistim ve gecti. alistim ve donup de baktigimda aslinda orada olmadigini gordum. iste var olmak ile yok olmak bir kafa cevirme suresi kadar birbirine yakindi. belki de icine gecmisti, belki hicbir zaman var olmamisti.

    malina'nin sayfalarini cevirirken, o kitabi yazmamis olduguma bir kere daha pisman oldum. artik emin oldugum bir sey varsa o da ilerleyen vakitlerde de onu yazamayacak olusumdu. cunku uyuyorum ve geciyor. uyudukca sonuklesiyor. uyudugumda hissediyorum, hatirliyorum ve ozluyorum.

    18.9.13

    israr

    israr, bazilarinin dedigi gibi tuttugunu koparmak degildi. israr eden genellikle ya tutamadiginin ya zaten kopmus olanin arkasindan bagiran mahalle delisine benziyordu.

    17.9.13

    soyle hos olmayan durumlar var:
    - 5. sinifa basladim
    - hayatta ne olmak istedigime dair bir fikrim var ancak "inancim" yok
    - bu hayatta beni en cok yikma gucune sahip sey annem
    - ve belki de allah
    - yillardir profesyonel olarak depresyona giriyorum
    - icimden bir ses hayatimin icine sicacakmisim diyor
    - 22 yas zormus be!
    - oldugum yer ve zamanla barisik degilim
    - nasil cocuk yetistirmemem gerektigini ogrendim
    - eskiden hayatimin belirsizligi beni mutlu ederdi
    - fuck me!
    - herkesle birarada olmayi sevmiyorum
    - benim derdim ne?
    - ya da duzeltiyorum, benim "kendimle" derdim ne?
    - su an yerimde olmak isteyen milyonlarca insan bulabilirim ama ben kendim olmak istiyor muyum?
    - eskiden nasil dusundugumu hatirlayamaz oldum
    - niye surekli hayata yetismeye calisiyorsun? onu zaten iskaladigini gormuyor musun?
    - ezberden konusuyorum ama bu ben degilim
    - 2 yil sonra nerede olacagim?
    - sevmeyi ne kadar eksik birakmisim
    - sacmaliyorum!
    - peki..

    12.9.13

    am·bi·tion

    22 yasindayim ama hala kendime sasabiliyorum. insanin kendisine alismasi gerekmiyor mu bir sure sonra? neden oldugum insan olmak bu kadar zor? neden secimlerim bu kadar keskin? ne var yani, her seyi akisina biraksam, bir kere de gelecek plani yapmasam. bencillik nerede basliyor? hakikaten doyumsuz muyum? hayatta insani goturen seyler "drive"lar degil mi? aile kime denir? insan, onay almadan yasayabilir mi?
    sevabiyla gunahiyla, bir karari sahiplenmek cok zor.

    29.8.13

    enerjinin de bir yeri ve zamani varmis. ama harcanip da nereye gidiyor, bilmiyorum.
    bir zamanlar sabah erkenden kalkar derse gider, okul cikisinda spora gider, evde yemegimi yer, aksam uskudar'da bir erasmus partisine gider, saat geceyarisini gosterirken taksim'e gecer, eski dirty'nin yerine acilan gece kulubunde club bangkokculuk yapar, sonra bir klasik eve donus araci olan 110'a biner kadikoyume doner, yataga kendimi atar ve sonra sabah erkenden kalkar derse giderdim.

    19.8.13

    yuzumden gecen yollardan oku.

    yurudum. yuruyunce geride biraktim sandim. cikardim ve attim her adimimda. boylece soyundum sandim kabuklarimdan. ben aslinda seni yokladim her sokak basinda, seni diledim her mum yaktigimda. saatler boyu yollara diktim gozumu, icimi disima cevirdim. her sehirde yeni bir ben oldum. ama her sehir de seni ozletti -kopenhag dahil degil.

    9.8.13

    it chooses you.

    I slept at my boyfriend’s house every night for the first two years we dated, but I didn’t move a single piece of my clothing, a single sock or pair of underwear, over to his place. Which meant I would wear the same clothes for many days, until I found a moment to go back to my squalid little cave, a few blocks away. After I changed into clean clothes I’d walk around in a trance, mesmerized by this time capsule of my life before him. Everything was just as I’d left it. Certain lotions and shampoos had separated into waxy layers, but in the bathroom drawer there were still the extra-extra-large condoms from the previous boyfriend, with whom intercourse had been painful. I had thrown away some foods, but the nonperishables, the great northern beans and the cinnamon and the rice, all waited for the day when I would remember who I really was, a woman alone, and come home and soak some beans. When I finally put my clothes in black plastic bags and drove them over to his house, it was with a sort of daredevil spirit—the same way I had cut off all my hair in high school, or dropped out of college. It was impetuous, sure to end in disaster, but fuck it.
    I’ve now lived in the boyfriend’s house for four years (not including the two years I lived there without my clothes), and we’re married, so I’ve come to think of it as my house. Almost. I still pay rent on the little cave and almost everything I own is still there, just as it was. I only threw out the extra-extra-large condoms last month, after trying hard to think of a scenario in which I could safely give them to a large-penised homeless person. I kept the house because the rent is cheap and I write there; it’s become my office. And the great northern beans, the cinnamon, and the rice keep the light on for me, should anything go horribly wrong, or should I come to my senses and reclaim my position as the most alone person who ever existed.

    3.8.13

    su 20 gunde cok garip yerlere basimi koydum ve garip ruyalara daldim. sevip de sevilmedim, kardesimi kurtardim, kendimi ifade etmeye calistim, baliklari selamladim.
    su 20 gunde cok garip insanlarla tanistim ve garip sohbetler yasadim. dar vakitlerde insan kendisini nasil da yuzeysel sekilde tanimlayabilirmis, insan hep verici de olabilirmis, evini paylasmak bazen en makbul seymis.
    su 20 gunde cok garip seyler yasadim ve garip banyolarda dus aldim. belki de ilk defa kisacik bir surede hakkimda bir kanaat verildi ve bu negatifti. ilk defa kapi disari edildim. istenmedim. ilk defa arap yarimadasindan olmadigima sukrettim.
    ren geyigi eti yedim. sonra gittim boynuzlarini oksadim.
    cok guzel bir canta begendim ama hicbir yerde rengini bulamadim.
    cogunlukla keske ali de burda olsa dedim, onu bulunca da elini birakmadim.
    ilk defa agaclarin altinda gunes isinlarini hissettim, gercek anlamda hissettim ve sanat da neymis dedim.
    o parlak odada zamandan ve hayattan kopup, tum saskinligimi orada birakiverdim!
    ben cok gezdim, yoruldum, anlattim, dinledim, gordum ve anladim:
    yasamak, bu..

    1.7.13


    “I said never apologize for how you feel. No one can control how they feel. The sun doesn’t apologize for being the sun. The rain doesn’t say sorry for falling. Feelings just are.”
    Iain S. Thomas, Intentional Dissonance

    21.6.13

    bahçe, ne kadar dolu ve büyüktün. gözlerim meyvelerini arardı, sonra koşardım, zıplardım, yağan yağmura aldanmaz ama koşardım, düşerdim, üstüm kirli, ellerim boş, sen ne kadar eski bir anımsın bahçe.
    insan olmak çok yorucu.
    hayat denilen akıntıda hep bir mayi hali, hayat denilen yolda hep bir yürüme hali..
    keşke bir mekan olsaydım, tıpkı senin gibi bir bahçe. gözlerimden, ellerimden binlerce hikaye geçerdi. insanlardan daha şanslı olurdum. "an"ı kaybettiklerinin farkına varamayan insanlara bilgece bir gülümsemeyle bakardım ve derdim ki:
    - it's already passed.

    burada aşık oldum, terk edildim, yoruldum, gülgüm, ders çalıştım, dert anlattım, dert dinledim, sır sakladım, kitap okudum, sigara içtim, küfür ettim, bekledim, uzandım, göğe baktım, düşündüm ama anlamlandıramadım.
    ben, burada, büyüdüm.
    dört sene.
    ben, seni yendim.
    sen, her şeyi izledin.

    14.6.13

    It's really hardest for me, fighting my own perfectionism and negativity.

    8.6.13

    kill your tv.

    haftalar once tv'de henuz izlemedigim bir mad men bolumune denk gelmistim. sezon 6 sanirim. 3-4 ciftten olusan bir aksam oturmasinda insanlarin muhabbetlerini goruyorduk, tamam kabul bir noktadan sonra lsd deneyip bambaska kafalara geciyorlardi ama bundan onceki saatlerde muhabbet vardi sadece.
    arkadaslarimla biraraya geldigimizde bir evin sessizliginde ne kadar az vakit gecirdigimizi fark ediyorum. klasik bulusma bir cafe ya da barda oluyor. alkol suslemesine bir laf yok ama peki arka fondaki inanilmaz muzikal veya diger insanlarin sohbetlerinden kaynaklanan gurultu?

    uzun suredir beraber olan ciftleri dusunuyorum. hic oyle bir deneyimim olmadigi icin bilememekteyim ama insan ne yapar? konusacak her sey bittiginde? gerci konusmuyor artik insanlar. televizyonu acip, karsisinda oturup kalmak daha dogru geliyor olsa gerek. bu ama insani cok pasifize ediyor, insan hicbir sey yapmiyor. konusmuyorsun. niye susuyorsun. yoksa aslinda beraberken televizyon, bilgisayar, ps veya baska arkadaslara bu kadar bagli olan ciftler, basbasalarken cok mu mutsuzlar? ve aslinda birbirlerine uygun degiller?

    istiyorum ki bazen a. ile otururken, su elektrik kesilse, su aletler calismasa, birbirimize kalsak, konussak. konusmayi ozluyorum. insanlarin eskiden ellerinde bir tek bu varmis, konusmak, ve sadece konusarak gecen saatlerini kiskaniyor ve ozluyorum. insanlarin. eskiden.

    5.6.13

    bir.

    bunca ayda çok şey yüklendim. annemi karşıma aldım. babama dert anlattım. kardeşimi ağlattım. ben kahroldum. bunca ayda çok fikir değiştirdim. sınavlarımı birer birer verirken, yine de yurtdışında eğitime gideyim dedim, kalayım dedim, kalırsam yapamam dedim, o zaman gitmeli dedim. doktor olmaktan vazgeçtim, antropoloji doktorası yapmak istedim, benden birkaç yaş büyük meslektaşlarımın çektikleri çilelere baktım ve kaçmak istedim, zor geldi, kendime zaten şu hayatta en haşin davranan bendeniz olduğum için de kaçmak yanıtmış gibi geldi. türkiye'den, bu ülkenin işleyişinden, ailemden, akrabalardan, insanlardan, kanunlardan ve kurallardan kaçmak istedim.

    gidersek, seninle daha güzel bir hayat kurabiliriz ve ben de ancak tam o hayatın ortasında bir çocuk yetiştirmek isterim gönlüm rahatça, diye düşündüm.

    henüz bir yere kaçmadım. hala almanca öğrenmek adına tek bir adım atmıyorum. gitmenin tek yol olmadığını gördüm, önümdeki zorlukları kabullendim. en azından mesleki anlamda. ama hala insanları alıp ne yapacağımı bilemiyorum.

    tek bildiğim;
    zaman geçiyor. ben, bir sene önceki ben değilim. sen de..
    seninle beraber bütünleşiyor ve büyüyorum.
    en güzeli ise büyütüyorum.
    elimde korkuyla "sevme sanatı"nı tutup, "sınav öncesinde hızlıca okuyup öğrenmeye çalışırsın ya bilmediğin konuları, o hızla okumaya çalıştım bu kitabı seninle buluşmaya gelirken. ama "biz"i ne yapacağımı yine de bilemedim. sen oku, belki sen bilirsin" diye uzatıp kitabı sana, birkaç ay sonra senin bana tekrardan leipzig'de geri vermenin üzerinden çok zamanlar geçti. çok ben eskidi. çok ben doğurdum kendimden. tüm bu zamanda..

    bak sana bir sır vereyim: benim bunca kitap okuma, film izleme merakımın ardında kendimi aramak var. kendi benliğimi ve özümü değil, kendi sonumu. okuduğum her ölüm, ayrılık, mutluluk hikayesinde, durup kendimi o cümlenin ortasına koymamın tek bir sebebi var elbet: hazırlıksız yakalanmak istemiyorum.
    şartlara, olacaklara, kötü ihtimallere, kısacası hayata.

    ama ben sana hazırlıksız yakalandım. hiç beklemezken. birden, aniden, tam da her şeyi yoluna koymuşuz ve sınırlarımızı belli etmişiz gibiyken.. seni buldum.

    bak artık kitap okumaz oldum diye sızlanıyorum ya aslında, varsın olsun, ne de olsa aradığım bir cevap yok.
    çünkü ben seni buldum.
    sende seni buldum.
    sende kendimi buldum.
    sende çocukluğumu buldum.
    sende çocuklarımı buldum.
    sende huzuru buldum.

    yıllar önce, sene 2009, ellerinin evim olmasını isterim yazmıştım.
    ellerin, ellerin idi. benim değil.
    oysa şimdi tam da durup uykuya daldığım yer, ellerin.
    ellerin, ellerimde.
    iyi ki varsın.


    14.5.13

    if you want to leave, i'm with it.


    a.


    I lay on my pillow at the hotel. 
    Delicious and destroyed. 
    Inhaling the fragrance of the sheets. 
    Feeling the warmth of where you were just laying.
    You make me new with laughter. 
    You make me old with wisdom.
    You make wine taste sweeter.

    11.5.13

    and they seemed bored as hell.

    bugün pek çok kıdem ve yaştaki doktorların arasındayken, yine aşırı hassasiyetimin gereğini yaptım ve başkaları adına utandım!
    bu, şehirle mi alakalı yoksa aslında mantalite ta genlerimize mi işlemiş, tam karar veremiyorum. ama asabımı bozduğu aşikar. onca yıl tıp fakültesini niye okuduklarını bilmeyen bir avuç insan, karşımda durmuş ahkam kesiyorlardı. ve ahkam kesebilme hakları da yaşlarından geliyordu. işin fenası bu. işin fenası, kafa kağıdına inanmak. psikiyatrinin ne kadar saçma olduğundan mı bahsetmediler, iyi para kazanmak istiyorsam dermatolog olmam gerektiğini mi anlatmadılar, sen bu sene tatile çık ama sonraki 2 sene hayatı unut tus'a çalış mı demediler, tabi ki devlet memuru olmak gerektiğini mi söylemediler ve dahası. komik olan şu ki aslında masada oturan hiçbir doktor mutlu değil. ama sırf benden yaşça büyük oldukları için, bana ne yapmam gerektiğini söyleme hakları varmış gibi davranıyorlar. gel de sabrını taşırmadan dinle!
    işin kötüsü, eve dönerken arabada masadaki doktorlar hakkında "ne kadar sığ ve mutsuz insanlardı" dediğimde, beni doğurmuş olan annemin bu zihni-ete dair zerre rahatsızlık duymamış veya herhangi bir kötü nokta gözüne çarpmamış olmasıydı. kendime hakaret gibi algılıyorum, böyle algısı kapalı ebeveynlere sahip olunca. yine başkaları adına utanıyorum.
    doktor olmak hakkında son zamanlarda sık sık düşünüyorum ve aslında doktor olmak istemediğimi fark ediyorum. veya şöyle düzeltmeli: türkiye şartlarında doktor olmak istemediğimi.. hal böyleyken, 2 sene sonra okul bittikten sonra unexpected bir şekilde bir klinik psikoloji veya antropoloji doktorasına girmiş bir şekilde kendimi bulabilirim. veya delirmeyi göze alarak, türkiye'de psikiyatri uzmanı olmak için kıçımı yırtabilirim. ama en mantıklı olasılıkta, doktorluk yapmak istiyorsam almanya'ya gitmem gerekebilir. bu, gözümü hiç korkutmuyor. asıl bu ülkeye dair olan bitenler, midemi bulandırıyor.
    attığım her adım, devletin her basamağı unprofessional'lıktan geçilmiyor ve buna katlanamıyorum. buna katlanamıyorum çünkü doktor demek devlet demek, devlete bağ(ım)lı olmak demek. kaçsan da peşinden devlet baba'nın gelmesi demek. devlete olan borcunu ödemeden, sana asla doktorluk diplomanı vermemesi demek.
    adana sevilebilir bir yer. adli tıp'ta kendime mentor olarak seçtiğim dr. d. ile onun odasında konuşurken, adana uçsuz bucaksız ve inanılmaz huzurlu bir yer gibi geliyor. staj çıkışı uğradığım kitapçıda arcade fire-ready to start çaldığını duyunca, havada esen rüzgar henüz cildime yapışacak kadar sıcak bir hale geçmemişken, durup burda yaşayabileceğimi düşünüyorum. sonra bir kelimemi bile anlatamadığım/anlamayan, algısı kapalı/kıt insan topluluğuyla karşı karşıya kaldığımda, insanlıktan ümidimi kesiyorum. ve kaçmak istiyorum.

    bahsettiğim bu gibi insanlar, iyi okullarda okuduğun için seninle gurur duyarlar. ama iş, paçayı bu ülkeden kurtarmaya geldiğinde, kimse seni desteklemez. kendini geliştirmeni ve yükselmeni isterler. ama bunu bilimsel yönü olmayan şu ülkenin saçmasapan tıp sisteminde yapmanı isterler. mutlu ve huzurlu bir evliliğin olsun isterler. ama her kararını burnundan getirirler. onlardan daha ileride ve iyi olmanı isterler. ama seni tam vicdanından yakalarlar ki hiçbir yere gidemeyesin diye.

    işte böyle anlarda, her şeyi yakmak ve gitmek istiyorum.
    yok olmak ve bilinmemek.
    artık uyanmak.
    çünkü o sırça fanusu tariflemiş güzel kadının dediği gibi, sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış bir insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür.

    27.4.13

    it feels like none of this is real 
    i'll pretend that my heart and my head are well 
    but if the blood pumping through my veins could freeze, 
    like a river in toronto, 
    then i'd bleed please, 
    you said i made you feel warm, said i made you feel warm inside


    24.4.13

    full life vs. dull life

    sevgili d,
    yine yılın bitmeyen zamanlarındayım. zamanın inanılmaz bir hızla geçtiği, ama o an içerisinde olabildiğince yoğun ve ağır olabildiği şu tezat, heyhat!
    insanı şaşırtan ve sorgulatan, şu basamakların hiç bitmezliği.
    bak işte, yine buradayım. yıllar önce olduğum yerde. o andaki gibi, çaresiz ve bilmiyorum ne yapacağımı.
    önümde kupalar dolusu kahvem, gözümde haftalardır biriken uykum,
    fark şu: saçlarım bu sefer kürek kemiklerime değiyor.
    olan bu: dişlerim yine durmuyor.
    ağzımla tutabildiğim her yerini kemiriyorum hayatımın,
    heyecanlarımın, mutsuzluklarımın, mutluluklarımın, hayallerimin,
    ben kendi kendimin intihar bombacısıyım.
    şu an elimden gelen tek şey, zamanın geçip gitmesine izin vermek.
    hakkını vererek geçip gitmesine izin vermek ama.
    böylece kendime olan saygıma uygun davranırım.
    bak, pişman olmam gibi bilmiş bir cümle kurmuyorum bile.
    çünkü insanın geçmişe baktığında gördüğü tek şey pişmanlıktır.
    gelecek ise endişe, midedeki bulantı hissi, çünkü bilinmez.

    16.4.13

    2. kez oldu.
    bana ne olduğunu hatırlamıyorum.
    ama ne olduğunu gayet iyi biliyorum.
    ne hissettiğimi.
    sanki, o sırada telefonun diğer ucunda değil de,
    tam karşımda,
    hatta tam karşımda da değil,
    toros dağları'na tırmanan bir yolda, sürücü koltuğunda
    gibiydin.
    ben küçüktüm. benim gözlerim ıslaktı. ben korkuyorum.
    tanrım, ben o an o kadar korkuyordum ki -aklım çıktı.
    o aralığı hatırlamıyorum.
    o aralıkta kim olduğumu bilmiyorum.
    ama ne olduğunu gayet iyi biliyorum.
    içimdeki o küçük kızın deliler gibi korktuğunu
    ve cümlelere nokta koymaksızın devam ettiğini biliyorum.
    cümleleri peşi sıra havaya bırakıp, nefes almadan konuştuğunu biliyorum.
    o aralıkta ben nerede olduğumu bilmiyorum.
    sadece bir şeyler oluyor ve izliyorum.
    içimdeki bir türlü patlayamamış öfkenin,
    nasıl da canlanıp,
    küçük bir kız olarak dile geldiğini izliyorum.
    ama duvara konuşuyor adeta, anlamıyorsun, anlamıyorsun,
    duvardan farkın var: sesim sana çarpıp geri dönemiyor. yutuyorsun. öldürüyorsun.
    sen, beni öldürüyorsun.
    sen, beni delirtiyorsun.
    sen, asıl sen, beni öldürüyorsun.
    sen, benden nefret ediyorsun.
    sen, benim düşmanımsın.
    sen, beni anlamıyorsun.
    sen, beni istemiyorsun.
    sen, beni affetmiyorsun.
    sen, beni tehdit ediyorsun.
    sen, sanki yaptığın büyük bir erdemmiş gibi davranıyorsun, sonra bu erdeme de bir kılıf uyduruyorsun:
    ebeveynlik.
    ne ala!

    sonra beni delirtiyorsun.
    sonra aklım çıkıyor.
    sonra içime küçük bir kız çocukluğum kaçıyor.
    sonra beni korkutuyorsun.
    sonra beni öldürüyorsun.
    sonra seni öldürmek istiyorum.

    1.4.13

    kendimi kelimelere ve hecelere bölmek istiyorum.

    kafamı alıp, şu kenara koymak, aynı annen gibi, rahatlamak, ve boşaltmak, dilimden dökülenlerden korkmamak, gözlerimden artık yaş dökmemek, elimden akıp gidenin sadece su olmasını istemek, belki yarın değil daha da erkenden yanına gelmek, hiç ölmemek, ama her gün doğmak, doğmadığında doğurmak, dişlerine tekrar tekrar aşık olmak, zamana karşı koymak, aramızdaki zaman farkına kafa tutmak, araya girmiş tüm insanları unutmak ve unutturmak, en büyük isteğim: ah unutturmak!, en büyük lanetim: ah unutmamak, durmamak, ama durdurmak, dans etmek, bazen delirmek, çoğu an büyümek, ama asla ayaklarımı yere bağlamamak, hayal gücümü bulutlara dokundurmak, ayaklarımı sallamamak, yere asla basmamak, bazen uyumak ama her uyandığında yanımda seni bulmak,
    istiyorum

    13.3.13

    o guzel insanlar o guzel atlara binip gittiler

    memnuniyetsizligim o kadar buyuk ki bedenim bundan dolayi iflas edecek ve bir anda oldugum yere dusup olecegim. ama sirf boyle dusunduk diye de olunmuyordu degil mi? zamanin akiskanligi beni korkutuyor. ellerimle dizlerimi dovmek, ayaklarimla yerlere vurmak istiyorum. hayir, kabul etmiyorum. ben zamani kabul etmiyorum.
    o sacma binalari, binalardan da sacma hocalari, paha bicilemez sohbetleri ve o guzel arkadaslarimi.. ozledim. nerede simdi o hayaller? peki ya o arkadaslar?
    -o guzel insanlar o guzel atlara binip gittiler

    hayir, gitmediler. sorun da bu, sikisip kaldilar. zamanin ruhunu unutmak pahasina akiskanlastilar zamanla beraber. her an boguluyorlar. her an oluyorlar.

    yine su soruna geldim: eskiden kendi gelecegimi hic boyle tahmin etmiyordum. o yuzden su anda o kadar dayak yemis gibi geliyor ki olan biten, yapabilecegim tek sey cocuksu memnuniyetsizligim ile hayata bela cikarmak. hayatin umrunda mi peki? obviously not.
    tum o guzel insanlari kollarindan tutup sarsmak istiyorum. neredeyiz, bir bakin demek. son zamanda herkesi ozler oldum ve kimse yakinda degil gibi. gecmisi, gelecegi hatta simdiyi bile ozluyorum. gozlerine bakarken insanlarin, onlari ozlemeye basliyorum. cok sey kaybettim cunku. her seyin bu kadar kirik bu kadar eksik bu kadar beyaz olmasinin sebebi bu.
    kendimi sevemiyorum. kendimi sevemezsem, o adam beni nasil sevsin? kendimle barisamiyorum. ben her seyi cok ozluyorum. inanilmaz bir ozlem. kardesime, anneme, cocukluguma, yasliligima, lise arkadaslarima, henuz dogurmadigim cocuklarima, su anda yasadigim sehre ve hatta olumume karsi bile bir ozlem var.

    uyandirmam lazim kendimi.
    oldurmemem lazim kendimi.
    ruyalarim, hic huzurlu degil, hep bir olumden kacis. oysa, kacma, dur, yok durma, daha degil, simdi asla, ve bir daha, daima, memnuniyetsiz olmak..

    take me home cause i don't stand a chance in these four walls.


    9.3.13

    todo sobre mi madre.

    beni uzdun. beni kirdin. beni aldin. beni vermedin. beni kapattin. beni bogdun. beni dogurdun. beni oldurdun. beni ozledin. beni bezdirdin. beni sevdin. beni sakladin. beni yoksaydin. beni kacirdin. beni tanidin. beni iskaladin. beni yakaladin. beni kisitladin. beni biraktin. beni aglattin. beni yasattin. beni kahrettin. beni lanetledin. beni kucumsedin. beni sucladin. beni elestirdin. beni ele gecirdin. beni sevdin. her seye ragmen. beni kirdin.

    6.3.13

    kaybolmaya çalışma, beyninin kıvrımlarına saklanarak

    niye burdayım?
    ne zaman ait olacağım?
    aileme, hayatıma, mesleğime?
    neresinden tutarsam, oraya gidecek olan hayatıma.
    ama benim ellerim yok, ellerim kesik.
    hayat, hiçbir yere gitmez sandım,
    ona dokunmazsam.
    ama öyle olmadı. az gitti uz gitti
    bir nefes yolu, aldı gitti.
    o an tekrar ölmek istedim
    soğukluğu hissetmek ve yıkanmak
    musalla taşında
    uyumak istedim
    sonsuza dek uyumak ve dorothy gibi evimi bulmak
    ellerinde.

    28.2.13

    gozleri parliyor. bu nasil bir kotu adam. bu nasil korkunc bir masal. ben nereden dustum buraya ve nefes alamiyorum, normal mi?
    gozleri parliyor. dislerini gosteriyor. niye insanlar birbirine karsi bu kadar guvensiz. niye sectim burayi ve nefes alamiyorum, normal mi?
    gozleri parliyor, dislerini gosteriyor ve disleri keskin. sesleri akiyor. kahkahalari. ve birbirlerinin ustune cikan tonlamalari. ne var sanki baliklar gibi bir suru halinde hareket etmeyi basarabilsek. ne var rol yapmayi biraksak ve o an gercekten nasil hissettigimize donsek. cunku donersek, ben tam da sunlari soylemek istiyorum:
    - ben, senden nefret ediyorum ve senin etrafinda yalakalik yapmak icin bekleyen hepinizden de nefret ediyorum. sen ve senin gucunu kullanis bicimin, beni tiksindiriyor. senin temsil ettigin seyler, manevi olarak o kadar bos ki "temsil ettigin degerler" diyemiyorum. degmezler cunku!
    senin herkesi degersiz goren bakislarin, gizliden ya da aleni kendini ovmelerin, dunyanin en mide bulandirici seyi. bana bak, o kucumseyici bakisla degil, daha dogrudan! ben kimim? ben sen degilim. ben senin soyledigin tek
    kelimeden de bi bok anlamadim. ben senden nefret ediyorum ve bu, kalbime o kadar agir geliyor ki.. simdi gel, bundan konusalim. sence kalp yetmezligine yol acar mi tum bu agirlik? ya tasiyamazsa? sonuclarini dusunmek cok urkutucu ve cirkin. ama bir an fark ettim, baska bi yol yoktu. kalbim bunlari tasiyamiyordu. evet o yuzden tasmak istedi. sana, senin degerlerine, senin gelmis ya da gecmisine. tasdim, duramiyorum, durduramiyorum, ozgur kiliyorum. kelimelerimi.

    26.2.13

    live fast, die young.

    sabirsizlik. gunumuzun zeki ve aptal insaninin sorunu. hiz. hareket. aktiflik. tasikardi. heyecan. adrenalin. suprarenal bezler. sempatik sinir sistemi. hipokampus. amigdala. hafiza.

    aninda ulasim, aninda sonuclanma, aninda basari istedigimiz gibi, basarisizligi da aninda istiyoruz. yas suresi aninda olmali. birdenbire ve sonrasinda kalmaksizin. yas duygusal bir seydir. oysa duygular da aninda olup bitmeli. birden sevismek gerek, birden kavga edebilmek gibi. bir anlik sinirlenme ile dunyalari yikabilirken, bir anlik sevgi ile asik oluruz.

    sabirsizlik. bunun en cok haksizlik ettigi seyler duygularimiz. onlari alip minik bir zaman parcasina sikistirirken, etrafina tasan duygular. o anin icine hapsedilmese, ancak genis zamanda asil anlamlarina kavusabilecek ve ne yazik ki cogu zaman da aslinda hicbir sey ifade etmeyecek olan duygular. ah o duygular. dusunsene en buyuk askin, gecip gittikten, sana hayalkirikligi ve uzuntuyu getirdikten sonra, iliskinin baslangicindaki evrendeki en yogun bag/guc kaynagi gibi gorunuyor mu hala? seni cok kizdiran o olaylar, sonradan gulup gecilen olmuyor mu? her sey, herkes, her yer sonunda bitmiyor mu? oysa sen bitmiyorsun. her sey bitse de sen bitmiyorsun.

    derin bir nefes al.
    bu, bir nefes tutma isi.
    dayanabilirsen, dayanabildigin kadar gidersen suyun altinda,
    seni harika bir yeralti magarasina cikaracak bir yolculuk.
    her yeri paril paril, ama hayir, inanilmaz degerli taslarla kapli degil o yeralti magarasi.. senin vicdanin var orada.
    durursan, sadece surada uzanip elimi tutarsan ve nefesini tutarsan, o yere ulasacaksin. vicdanina. sana en degerli taslarin bile veremeyecegi en guzel huzura ulasacaksin. senin vicdan rahatligina.

    nefesini tut.
    sabirsizlik, sekizinci gunah olarak yer almali artik kitaplarda.
    sabirsizlik, senin gunahin, tipki oldugu gibi diger insanlarda da.