22.11.13

me, myself and zodiac.

protect themselves from possibility of emotional hurt. because of their need for home and children. complex because they're strong as giant a and weak as a child. well-intentioned, melancholic, introverted, distant. when hurted, become nonsensical, extremely childish, stubborn and not collaborate. look gentle and tranquil, hard to fathom. should guard themselves against bearing a smothering love. once a love begun, it's never stopped. resentment may make them cruel enemies, but they never stop loving. not joke about themselves. masters of art. if forced, become immovable.

21.11.13

"ben jack'in bi siki degilim."

merve bir sure once yazmisti "ben jack'in bi siki degilim" diye. hakikaten varligimin bir ise yarayip yaramadigini sorguladigim su dakikalarda, sunu fark ettim: hayat zaten boktan ve bu boktanligi her yanimiza bulastirmak icin bile olsa, ufak bir hevesimiz var. buna yasama istegi deniyor.

ben icimdeki bu ufak hevesi olduren tanidigim/tanimadigim tum insanlari kendileriyle birakmak istiyorum. cunku onlar, insana verilebilecek en buyuk cezanin kendisi oldugunu sanacak kadar insanin ozunden kopmuslar. insanin ozunun ne kadar yalniz oldugunun, ne kadar gururlu ve ne kadar basi dik oldugunu unutacak kadar baslarini egip, baskalarinin gotlerini yalamaya dalmislar. onlari o halde ve bir omur boyu cekecekleri boyun agrilariyla birakip, gitmek istiyorum. kimsenin kuralina uymaya calismak istemiyorum, yoruldum. benden alip, onlara vermekten, biktim. kimsenin hayatinda kendime yer aramak istemiyorum.

20.11.13

daha yüksek sesle ve sık şekilde: HAYIR!

bugun gunun henuz aydinlanmaya baslamadigi kadar erken bir saatte, umarim ki ilk ve son kez kaldigim bir hastane odasinda actim gozumu. hava yavas yavas aydinlanirken, penceremi sonuna kadar actim. sabah serinligini hissettim, eskiden beri boyleyimdir, yasadigimi hissetmek icin usumeme izin veririm.
gun boyunca da bakmaya devam edecegim belirli bir acidan gorulen cam agacini iste gunun ilk isiklariyla fark ettim. o kadar yesil ve serindi gorunuyordu ki icimi ferahlatti. kendimi helsinki'de hissetmeye calistim. temmuz ayina donup de.
birkac gundur biletlere bakiyorum. ihtimaller ariyorum. yanima eslik edecek bir adim ariyorum. ama yanimda olmasini istedigim insanlar genellikle hevesimi kacirmis ve ayaklarimi geriye itelemis oluyorlar bile. olsun. ben yalniz basinaligima aliskinim. olsun. ben hic korkmam kendimle kalmaktan. olsun.

bir fevrilik yapmak istiyorum. kibarligimi elden kaybetmek. bagira cagira haykirmak ve HAYIR demek. sonuna okkali bir unlem yapistirmak. bir ormanin icinde bagirmak istiyorum. bir ormanin icinde olmak. insanlarla ugrasmak isteyen aklima sicmak istiyorum. hep o filmlerde gordugumuz gibi bir anda kafamda isik caksin ve "iste o an doktor olmak istemedigimi anladim" diyebilmek istiyorum. ama lanet olsun ki istiyorum da bu meslegi. niyeyse.

gitmek istiyorum. kimsenin dunyasinda yerim yokmus gibi hissediyorum. kimseye fazlalik olmak istemiyorum.

24.10.13

gecmis zaman olur ki -dusersin.

gecmis,
kotuluklerin kaynagi.
donup baktigin anda,
icine yuvarlanmaya basladigin
dev bir cukur.
gecmis,
cizdigin en buyuk cember.
ayaklarini kicina vurarak
kosturup kacsan da,
donup dolastigin yer.
gecmis,
kumulatif bir yolculuk.
sevdigin insanla arandaki
-asla kapatamayacagin-
en uzak mesafe.

18.10.13

twin peaks bilgeligi.

"ask icin gercek ask, sahte ask, caresiz ask derler.. cesitlendirirler. ancak asik oldugunda bunun onemi kalmaz. asik olmussundur ve sanki kocaman bir tir carpmistir. ustelik kurtulusu da yoktur. asik olmak, yasami dolu dolu hissettirir. her seyi daha fazla hissedersin. keder de dahil. bilhassa keder."
sadece kayitlarda bulunmasi icin: galiba az once calistigim konuyu kazara anladim.

14.10.13

radiohead-lucky.mp3

cok degil son 9-10 ay icerisinde cok insan kaybettim: ailemin kalan son atasi olan dedemi kaybettim. kardesim yasinda minik bir insan kaybettim. cocuklugumun fahri tonton amcasini kaybettim. aile dostlarimizi kaybettim. birkac ay icerisinde beynindeki tumor sebebiyle, cevresine ve kendisine yabancilasan bir insan gordum. evliliginin 1. yildonumunde vefat eden gencecik bir kadin gordum. hastanede elime aldigim ilk dosya hastama gozlerimin onunce akciger kanseri tanisi konuldu. on yasinda bile olmayan cocuklarin, parkta oynamak yerinde hastane koridorlarinda buyuyememelerini gordum. o minicik cocuklarda, yasitlarinin aksine bir olgunluk bir metanet vardi. olumluluklerini, yasamlarinin basinda sayilabilecek bir yasta kabullenmislerdi.

can derdine dusen insanlarin yasi kac olursa olsun, iclerinde oyle bir guc bulabiliyorlar ya,
ben burada, bu yasimda, bunca olum gormuslugumle, utaniyorum
elimde hic kelimem kalmadigi icin
soyleyecek tek kelime bile bulamadigim icin.

bu yazi da oyle bir sey. yasadigim icin, insan oldugum, bencil oldugum, kucuk dunyamin sarsintilariyla yeri gelince yikilabildigim icin, "allah sabir versin, mekani cennet olsun" demekten baska kelimeler elimden gelmedigi icin, yaziyorum.

kaybımın yası

elimde bir ayna parcasi..
parcalanmis oldugu icin tabi ki ellerimi kesip kanimi akitiyor
ama bu ayna parcasi, asil bana kendimi gosteriyor
gorunce sevmedigim,
sevilmeyecegine inandigim,
daha dunyaya dogarken kaybettigim kendimin yasini tutuyor.
kaybimin yasi..
insan kendisini kaybedince, yasi hic sonlanmiyor.
kendimi dogarken kaybettim
kendimin yasini tutuyorum
kendimi sevmiyor
kendime saldiriyor
ve kendimin ozlemini yasiyorum..

3.10.13

I'm not an apple shape nor a pear
or even a butternut squash.
I am not a girl next door
or a fifties housewife
or a temptress or a whore.
Not a bimbo or a "career woman"
or a bitch or a slut or a slag.
Not a "woman on the verge"
who needs to "calm down dear".
I'm not a princess
or a womb-in-waiting,
or trying to "have it all".
I'm not a lady or a tramp (or a vamp)
or a bit of anything
(alright or on the side)
I'm not a yummy mummy
or a mistress, strumpet
or "thinking man's crumpet".
I'm a woman and
the rest is up to you.

29.9.13

insanlar ruyalarini acilen anlatmali.

en buyuk sir, var olmaya dair olsa gerek.
var olmak ve yok olmak, tuhaf bir dengedesiniz ve birbirinize de benziyorsunuz. bu hic adil degil!
bir zamanlar ortada, bariz, alenen bulunan bir sey var diyelim. sonra bir bakmissin ki, artik onu gormuyorsun.
bir sey vardi. saf ve cocuksu bir seydi, deneyimsiz ve korkulu, tedirgin ve mide bulantili.
simdi o sey yok, yerini sessiz ve gurultulu, islak ve kokulu, uzak ve yakin bir sey haline birakti.
neyden bahsettigimi gayet iyi biliyorsun.

birbirine bu kadar benzeyen varlik ve yoklugun arasinda ben kendimi nereye yerlestirsem diye dusunurken cevabi ben degil, iyi bir yazar soyluyor: var gibi olmak.

hazinemizin isigini kaybettigini, reaksiyonlarimizin hizinin azaldigini, icimden bir seyleri yitirdigimi hissediyorum. alistim ve gecti. alistim ve donup de baktigimda aslinda orada olmadigini gordum. iste var olmak ile yok olmak bir kafa cevirme suresi kadar birbirine yakindi. belki de icine gecmisti, belki hicbir zaman var olmamisti.

malina'nin sayfalarini cevirirken, o kitabi yazmamis olduguma bir kere daha pisman oldum. artik emin oldugum bir sey varsa o da ilerleyen vakitlerde de onu yazamayacak olusumdu. cunku uyuyorum ve geciyor. uyudukca sonuklesiyor. uyudugumda hissediyorum, hatirliyorum ve ozluyorum.

18.9.13

israr

israr, bazilarinin dedigi gibi tuttugunu koparmak degildi. israr eden genellikle ya tutamadiginin ya zaten kopmus olanin arkasindan bagiran mahalle delisine benziyordu.

17.9.13

soyle hos olmayan durumlar var:
- 5. sinifa basladim
- hayatta ne olmak istedigime dair bir fikrim var ancak "inancim" yok
- bu hayatta beni en cok yikma gucune sahip sey annem
- ve belki de allah
- yillardir profesyonel olarak depresyona giriyorum
- icimden bir ses hayatimin icine sicacakmisim diyor
- 22 yas zormus be!
- oldugum yer ve zamanla barisik degilim
- nasil cocuk yetistirmemem gerektigini ogrendim
- eskiden hayatimin belirsizligi beni mutlu ederdi
- fuck me!
- herkesle birarada olmayi sevmiyorum
- benim derdim ne?
- ya da duzeltiyorum, benim "kendimle" derdim ne?
- su an yerimde olmak isteyen milyonlarca insan bulabilirim ama ben kendim olmak istiyor muyum?
- eskiden nasil dusundugumu hatirlayamaz oldum
- niye surekli hayata yetismeye calisiyorsun? onu zaten iskaladigini gormuyor musun?
- ezberden konusuyorum ama bu ben degilim
- 2 yil sonra nerede olacagim?
- sevmeyi ne kadar eksik birakmisim
- sacmaliyorum!
- peki..

12.9.13

am·bi·tion

22 yasindayim ama hala kendime sasabiliyorum. insanin kendisine alismasi gerekmiyor mu bir sure sonra? neden oldugum insan olmak bu kadar zor? neden secimlerim bu kadar keskin? ne var yani, her seyi akisina biraksam, bir kere de gelecek plani yapmasam. bencillik nerede basliyor? hakikaten doyumsuz muyum? hayatta insani goturen seyler "drive"lar degil mi? aile kime denir? insan, onay almadan yasayabilir mi?
sevabiyla gunahiyla, bir karari sahiplenmek cok zor.

29.8.13

enerjinin de bir yeri ve zamani varmis. ama harcanip da nereye gidiyor, bilmiyorum.
bir zamanlar sabah erkenden kalkar derse gider, okul cikisinda spora gider, evde yemegimi yer, aksam uskudar'da bir erasmus partisine gider, saat geceyarisini gosterirken taksim'e gecer, eski dirty'nin yerine acilan gece kulubunde club bangkokculuk yapar, sonra bir klasik eve donus araci olan 110'a biner kadikoyume doner, yataga kendimi atar ve sonra sabah erkenden kalkar derse giderdim.

19.8.13

yuzumden gecen yollardan oku.

yurudum. yuruyunce geride biraktim sandim. cikardim ve attim her adimimda. boylece soyundum sandim kabuklarimdan. ben aslinda seni yokladim her sokak basinda, seni diledim her mum yaktigimda. saatler boyu yollara diktim gozumu, icimi disima cevirdim. her sehirde yeni bir ben oldum. ama her sehir de seni ozletti -kopenhag dahil degil.

9.8.13

it chooses you.

I slept at my boyfriend’s house every night for the first two years we dated, but I didn’t move a single piece of my clothing, a single sock or pair of underwear, over to his place. Which meant I would wear the same clothes for many days, until I found a moment to go back to my squalid little cave, a few blocks away. After I changed into clean clothes I’d walk around in a trance, mesmerized by this time capsule of my life before him. Everything was just as I’d left it. Certain lotions and shampoos had separated into waxy layers, but in the bathroom drawer there were still the extra-extra-large condoms from the previous boyfriend, with whom intercourse had been painful. I had thrown away some foods, but the nonperishables, the great northern beans and the cinnamon and the rice, all waited for the day when I would remember who I really was, a woman alone, and come home and soak some beans. When I finally put my clothes in black plastic bags and drove them over to his house, it was with a sort of daredevil spirit—the same way I had cut off all my hair in high school, or dropped out of college. It was impetuous, sure to end in disaster, but fuck it.
I’ve now lived in the boyfriend’s house for four years (not including the two years I lived there without my clothes), and we’re married, so I’ve come to think of it as my house. Almost. I still pay rent on the little cave and almost everything I own is still there, just as it was. I only threw out the extra-extra-large condoms last month, after trying hard to think of a scenario in which I could safely give them to a large-penised homeless person. I kept the house because the rent is cheap and I write there; it’s become my office. And the great northern beans, the cinnamon, and the rice keep the light on for me, should anything go horribly wrong, or should I come to my senses and reclaim my position as the most alone person who ever existed.

3.8.13

su 20 gunde cok garip yerlere basimi koydum ve garip ruyalara daldim. sevip de sevilmedim, kardesimi kurtardim, kendimi ifade etmeye calistim, baliklari selamladim.
su 20 gunde cok garip insanlarla tanistim ve garip sohbetler yasadim. dar vakitlerde insan kendisini nasil da yuzeysel sekilde tanimlayabilirmis, insan hep verici de olabilirmis, evini paylasmak bazen en makbul seymis.
su 20 gunde cok garip seyler yasadim ve garip banyolarda dus aldim. belki de ilk defa kisacik bir surede hakkimda bir kanaat verildi ve bu negatifti. ilk defa kapi disari edildim. istenmedim. ilk defa arap yarimadasindan olmadigima sukrettim.
ren geyigi eti yedim. sonra gittim boynuzlarini oksadim.
cok guzel bir canta begendim ama hicbir yerde rengini bulamadim.
cogunlukla keske ali de burda olsa dedim, onu bulunca da elini birakmadim.
ilk defa agaclarin altinda gunes isinlarini hissettim, gercek anlamda hissettim ve sanat da neymis dedim.
o parlak odada zamandan ve hayattan kopup, tum saskinligimi orada birakiverdim!
ben cok gezdim, yoruldum, anlattim, dinledim, gordum ve anladim:
yasamak, bu..

1.7.13


“I said never apologize for how you feel. No one can control how they feel. The sun doesn’t apologize for being the sun. The rain doesn’t say sorry for falling. Feelings just are.”
Iain S. Thomas, Intentional Dissonance

21.6.13

bahçe, ne kadar dolu ve büyüktün. gözlerim meyvelerini arardı, sonra koşardım, zıplardım, yağan yağmura aldanmaz ama koşardım, düşerdim, üstüm kirli, ellerim boş, sen ne kadar eski bir anımsın bahçe.
insan olmak çok yorucu.
hayat denilen akıntıda hep bir mayi hali, hayat denilen yolda hep bir yürüme hali..
keşke bir mekan olsaydım, tıpkı senin gibi bir bahçe. gözlerimden, ellerimden binlerce hikaye geçerdi. insanlardan daha şanslı olurdum. "an"ı kaybettiklerinin farkına varamayan insanlara bilgece bir gülümsemeyle bakardım ve derdim ki:
- it's already passed.

burada aşık oldum, terk edildim, yoruldum, gülgüm, ders çalıştım, dert anlattım, dert dinledim, sır sakladım, kitap okudum, sigara içtim, küfür ettim, bekledim, uzandım, göğe baktım, düşündüm ama anlamlandıramadım.
ben, burada, büyüdüm.
dört sene.
ben, seni yendim.
sen, her şeyi izledin.

14.6.13

It's really hardest for me, fighting my own perfectionism and negativity.

8.6.13

kill your tv.

haftalar once tv'de henuz izlemedigim bir mad men bolumune denk gelmistim. sezon 6 sanirim. 3-4 ciftten olusan bir aksam oturmasinda insanlarin muhabbetlerini goruyorduk, tamam kabul bir noktadan sonra lsd deneyip bambaska kafalara geciyorlardi ama bundan onceki saatlerde muhabbet vardi sadece.
arkadaslarimla biraraya geldigimizde bir evin sessizliginde ne kadar az vakit gecirdigimizi fark ediyorum. klasik bulusma bir cafe ya da barda oluyor. alkol suslemesine bir laf yok ama peki arka fondaki inanilmaz muzikal veya diger insanlarin sohbetlerinden kaynaklanan gurultu?

uzun suredir beraber olan ciftleri dusunuyorum. hic oyle bir deneyimim olmadigi icin bilememekteyim ama insan ne yapar? konusacak her sey bittiginde? gerci konusmuyor artik insanlar. televizyonu acip, karsisinda oturup kalmak daha dogru geliyor olsa gerek. bu ama insani cok pasifize ediyor, insan hicbir sey yapmiyor. konusmuyorsun. niye susuyorsun. yoksa aslinda beraberken televizyon, bilgisayar, ps veya baska arkadaslara bu kadar bagli olan ciftler, basbasalarken cok mu mutsuzlar? ve aslinda birbirlerine uygun degiller?

istiyorum ki bazen a. ile otururken, su elektrik kesilse, su aletler calismasa, birbirimize kalsak, konussak. konusmayi ozluyorum. insanlarin eskiden ellerinde bir tek bu varmis, konusmak, ve sadece konusarak gecen saatlerini kiskaniyor ve ozluyorum. insanlarin. eskiden.

5.6.13

bir.

bunca ayda çok şey yüklendim. annemi karşıma aldım. babama dert anlattım. kardeşimi ağlattım. ben kahroldum. bunca ayda çok fikir değiştirdim. sınavlarımı birer birer verirken, yine de yurtdışında eğitime gideyim dedim, kalayım dedim, kalırsam yapamam dedim, o zaman gitmeli dedim. doktor olmaktan vazgeçtim, antropoloji doktorası yapmak istedim, benden birkaç yaş büyük meslektaşlarımın çektikleri çilelere baktım ve kaçmak istedim, zor geldi, kendime zaten şu hayatta en haşin davranan bendeniz olduğum için de kaçmak yanıtmış gibi geldi. türkiye'den, bu ülkenin işleyişinden, ailemden, akrabalardan, insanlardan, kanunlardan ve kurallardan kaçmak istedim.

gidersek, seninle daha güzel bir hayat kurabiliriz ve ben de ancak tam o hayatın ortasında bir çocuk yetiştirmek isterim gönlüm rahatça, diye düşündüm.

henüz bir yere kaçmadım. hala almanca öğrenmek adına tek bir adım atmıyorum. gitmenin tek yol olmadığını gördüm, önümdeki zorlukları kabullendim. en azından mesleki anlamda. ama hala insanları alıp ne yapacağımı bilemiyorum.

tek bildiğim;
zaman geçiyor. ben, bir sene önceki ben değilim. sen de..
seninle beraber bütünleşiyor ve büyüyorum.
en güzeli ise büyütüyorum.
elimde korkuyla "sevme sanatı"nı tutup, "sınav öncesinde hızlıca okuyup öğrenmeye çalışırsın ya bilmediğin konuları, o hızla okumaya çalıştım bu kitabı seninle buluşmaya gelirken. ama "biz"i ne yapacağımı yine de bilemedim. sen oku, belki sen bilirsin" diye uzatıp kitabı sana, birkaç ay sonra senin bana tekrardan leipzig'de geri vermenin üzerinden çok zamanlar geçti. çok ben eskidi. çok ben doğurdum kendimden. tüm bu zamanda..

bak sana bir sır vereyim: benim bunca kitap okuma, film izleme merakımın ardında kendimi aramak var. kendi benliğimi ve özümü değil, kendi sonumu. okuduğum her ölüm, ayrılık, mutluluk hikayesinde, durup kendimi o cümlenin ortasına koymamın tek bir sebebi var elbet: hazırlıksız yakalanmak istemiyorum.
şartlara, olacaklara, kötü ihtimallere, kısacası hayata.

ama ben sana hazırlıksız yakalandım. hiç beklemezken. birden, aniden, tam da her şeyi yoluna koymuşuz ve sınırlarımızı belli etmişiz gibiyken.. seni buldum.

bak artık kitap okumaz oldum diye sızlanıyorum ya aslında, varsın olsun, ne de olsa aradığım bir cevap yok.
çünkü ben seni buldum.
sende seni buldum.
sende kendimi buldum.
sende çocukluğumu buldum.
sende çocuklarımı buldum.
sende huzuru buldum.

yıllar önce, sene 2009, ellerinin evim olmasını isterim yazmıştım.
ellerin, ellerin idi. benim değil.
oysa şimdi tam da durup uykuya daldığım yer, ellerin.
ellerin, ellerimde.
iyi ki varsın.


14.5.13

if you want to leave, i'm with it.


a.


I lay on my pillow at the hotel. 
Delicious and destroyed. 
Inhaling the fragrance of the sheets. 
Feeling the warmth of where you were just laying.
You make me new with laughter. 
You make me old with wisdom.
You make wine taste sweeter.

11.5.13

and they seemed bored as hell.

bugün pek çok kıdem ve yaştaki doktorların arasındayken, yine aşırı hassasiyetimin gereğini yaptım ve başkaları adına utandım!
bu, şehirle mi alakalı yoksa aslında mantalite ta genlerimize mi işlemiş, tam karar veremiyorum. ama asabımı bozduğu aşikar. onca yıl tıp fakültesini niye okuduklarını bilmeyen bir avuç insan, karşımda durmuş ahkam kesiyorlardı. ve ahkam kesebilme hakları da yaşlarından geliyordu. işin fenası bu. işin fenası, kafa kağıdına inanmak. psikiyatrinin ne kadar saçma olduğundan mı bahsetmediler, iyi para kazanmak istiyorsam dermatolog olmam gerektiğini mi anlatmadılar, sen bu sene tatile çık ama sonraki 2 sene hayatı unut tus'a çalış mı demediler, tabi ki devlet memuru olmak gerektiğini mi söylemediler ve dahası. komik olan şu ki aslında masada oturan hiçbir doktor mutlu değil. ama sırf benden yaşça büyük oldukları için, bana ne yapmam gerektiğini söyleme hakları varmış gibi davranıyorlar. gel de sabrını taşırmadan dinle!
işin kötüsü, eve dönerken arabada masadaki doktorlar hakkında "ne kadar sığ ve mutsuz insanlardı" dediğimde, beni doğurmuş olan annemin bu zihni-ete dair zerre rahatsızlık duymamış veya herhangi bir kötü nokta gözüne çarpmamış olmasıydı. kendime hakaret gibi algılıyorum, böyle algısı kapalı ebeveynlere sahip olunca. yine başkaları adına utanıyorum.
doktor olmak hakkında son zamanlarda sık sık düşünüyorum ve aslında doktor olmak istemediğimi fark ediyorum. veya şöyle düzeltmeli: türkiye şartlarında doktor olmak istemediğimi.. hal böyleyken, 2 sene sonra okul bittikten sonra unexpected bir şekilde bir klinik psikoloji veya antropoloji doktorasına girmiş bir şekilde kendimi bulabilirim. veya delirmeyi göze alarak, türkiye'de psikiyatri uzmanı olmak için kıçımı yırtabilirim. ama en mantıklı olasılıkta, doktorluk yapmak istiyorsam almanya'ya gitmem gerekebilir. bu, gözümü hiç korkutmuyor. asıl bu ülkeye dair olan bitenler, midemi bulandırıyor.
attığım her adım, devletin her basamağı unprofessional'lıktan geçilmiyor ve buna katlanamıyorum. buna katlanamıyorum çünkü doktor demek devlet demek, devlete bağ(ım)lı olmak demek. kaçsan da peşinden devlet baba'nın gelmesi demek. devlete olan borcunu ödemeden, sana asla doktorluk diplomanı vermemesi demek.
adana sevilebilir bir yer. adli tıp'ta kendime mentor olarak seçtiğim dr. d. ile onun odasında konuşurken, adana uçsuz bucaksız ve inanılmaz huzurlu bir yer gibi geliyor. staj çıkışı uğradığım kitapçıda arcade fire-ready to start çaldığını duyunca, havada esen rüzgar henüz cildime yapışacak kadar sıcak bir hale geçmemişken, durup burda yaşayabileceğimi düşünüyorum. sonra bir kelimemi bile anlatamadığım/anlamayan, algısı kapalı/kıt insan topluluğuyla karşı karşıya kaldığımda, insanlıktan ümidimi kesiyorum. ve kaçmak istiyorum.

bahsettiğim bu gibi insanlar, iyi okullarda okuduğun için seninle gurur duyarlar. ama iş, paçayı bu ülkeden kurtarmaya geldiğinde, kimse seni desteklemez. kendini geliştirmeni ve yükselmeni isterler. ama bunu bilimsel yönü olmayan şu ülkenin saçmasapan tıp sisteminde yapmanı isterler. mutlu ve huzurlu bir evliliğin olsun isterler. ama her kararını burnundan getirirler. onlardan daha ileride ve iyi olmanı isterler. ama seni tam vicdanından yakalarlar ki hiçbir yere gidemeyesin diye.

işte böyle anlarda, her şeyi yakmak ve gitmek istiyorum.
yok olmak ve bilinmemek.
artık uyanmak.
çünkü o sırça fanusu tariflemiş güzel kadının dediği gibi, sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış bir insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür.

27.4.13

it feels like none of this is real 
i'll pretend that my heart and my head are well 
but if the blood pumping through my veins could freeze, 
like a river in toronto, 
then i'd bleed please, 
you said i made you feel warm, said i made you feel warm inside


24.4.13

full life vs. dull life

sevgili d,
yine yılın bitmeyen zamanlarındayım. zamanın inanılmaz bir hızla geçtiği, ama o an içerisinde olabildiğince yoğun ve ağır olabildiği şu tezat, heyhat!
insanı şaşırtan ve sorgulatan, şu basamakların hiç bitmezliği.
bak işte, yine buradayım. yıllar önce olduğum yerde. o andaki gibi, çaresiz ve bilmiyorum ne yapacağımı.
önümde kupalar dolusu kahvem, gözümde haftalardır biriken uykum,
fark şu: saçlarım bu sefer kürek kemiklerime değiyor.
olan bu: dişlerim yine durmuyor.
ağzımla tutabildiğim her yerini kemiriyorum hayatımın,
heyecanlarımın, mutsuzluklarımın, mutluluklarımın, hayallerimin,
ben kendi kendimin intihar bombacısıyım.
şu an elimden gelen tek şey, zamanın geçip gitmesine izin vermek.
hakkını vererek geçip gitmesine izin vermek ama.
böylece kendime olan saygıma uygun davranırım.
bak, pişman olmam gibi bilmiş bir cümle kurmuyorum bile.
çünkü insanın geçmişe baktığında gördüğü tek şey pişmanlıktır.
gelecek ise endişe, midedeki bulantı hissi, çünkü bilinmez.

16.4.13

2. kez oldu.
bana ne olduğunu hatırlamıyorum.
ama ne olduğunu gayet iyi biliyorum.
ne hissettiğimi.
sanki, o sırada telefonun diğer ucunda değil de,
tam karşımda,
hatta tam karşımda da değil,
toros dağları'na tırmanan bir yolda, sürücü koltuğunda
gibiydin.
ben küçüktüm. benim gözlerim ıslaktı. ben korkuyorum.
tanrım, ben o an o kadar korkuyordum ki -aklım çıktı.
o aralığı hatırlamıyorum.
o aralıkta kim olduğumu bilmiyorum.
ama ne olduğunu gayet iyi biliyorum.
içimdeki o küçük kızın deliler gibi korktuğunu
ve cümlelere nokta koymaksızın devam ettiğini biliyorum.
cümleleri peşi sıra havaya bırakıp, nefes almadan konuştuğunu biliyorum.
o aralıkta ben nerede olduğumu bilmiyorum.
sadece bir şeyler oluyor ve izliyorum.
içimdeki bir türlü patlayamamış öfkenin,
nasıl da canlanıp,
küçük bir kız olarak dile geldiğini izliyorum.
ama duvara konuşuyor adeta, anlamıyorsun, anlamıyorsun,
duvardan farkın var: sesim sana çarpıp geri dönemiyor. yutuyorsun. öldürüyorsun.
sen, beni öldürüyorsun.
sen, beni delirtiyorsun.
sen, asıl sen, beni öldürüyorsun.
sen, benden nefret ediyorsun.
sen, benim düşmanımsın.
sen, beni anlamıyorsun.
sen, beni istemiyorsun.
sen, beni affetmiyorsun.
sen, beni tehdit ediyorsun.
sen, sanki yaptığın büyük bir erdemmiş gibi davranıyorsun, sonra bu erdeme de bir kılıf uyduruyorsun:
ebeveynlik.
ne ala!

sonra beni delirtiyorsun.
sonra aklım çıkıyor.
sonra içime küçük bir kız çocukluğum kaçıyor.
sonra beni korkutuyorsun.
sonra beni öldürüyorsun.
sonra seni öldürmek istiyorum.

1.4.13

kendimi kelimelere ve hecelere bölmek istiyorum.

kafamı alıp, şu kenara koymak, aynı annen gibi, rahatlamak, ve boşaltmak, dilimden dökülenlerden korkmamak, gözlerimden artık yaş dökmemek, elimden akıp gidenin sadece su olmasını istemek, belki yarın değil daha da erkenden yanına gelmek, hiç ölmemek, ama her gün doğmak, doğmadığında doğurmak, dişlerine tekrar tekrar aşık olmak, zamana karşı koymak, aramızdaki zaman farkına kafa tutmak, araya girmiş tüm insanları unutmak ve unutturmak, en büyük isteğim: ah unutturmak!, en büyük lanetim: ah unutmamak, durmamak, ama durdurmak, dans etmek, bazen delirmek, çoğu an büyümek, ama asla ayaklarımı yere bağlamamak, hayal gücümü bulutlara dokundurmak, ayaklarımı sallamamak, yere asla basmamak, bazen uyumak ama her uyandığında yanımda seni bulmak,
istiyorum

13.3.13

o guzel insanlar o guzel atlara binip gittiler

memnuniyetsizligim o kadar buyuk ki bedenim bundan dolayi iflas edecek ve bir anda oldugum yere dusup olecegim. ama sirf boyle dusunduk diye de olunmuyordu degil mi? zamanin akiskanligi beni korkutuyor. ellerimle dizlerimi dovmek, ayaklarimla yerlere vurmak istiyorum. hayir, kabul etmiyorum. ben zamani kabul etmiyorum.
o sacma binalari, binalardan da sacma hocalari, paha bicilemez sohbetleri ve o guzel arkadaslarimi.. ozledim. nerede simdi o hayaller? peki ya o arkadaslar?
-o guzel insanlar o guzel atlara binip gittiler

hayir, gitmediler. sorun da bu, sikisip kaldilar. zamanin ruhunu unutmak pahasina akiskanlastilar zamanla beraber. her an boguluyorlar. her an oluyorlar.

yine su soruna geldim: eskiden kendi gelecegimi hic boyle tahmin etmiyordum. o yuzden su anda o kadar dayak yemis gibi geliyor ki olan biten, yapabilecegim tek sey cocuksu memnuniyetsizligim ile hayata bela cikarmak. hayatin umrunda mi peki? obviously not.
tum o guzel insanlari kollarindan tutup sarsmak istiyorum. neredeyiz, bir bakin demek. son zamanda herkesi ozler oldum ve kimse yakinda degil gibi. gecmisi, gelecegi hatta simdiyi bile ozluyorum. gozlerine bakarken insanlarin, onlari ozlemeye basliyorum. cok sey kaybettim cunku. her seyin bu kadar kirik bu kadar eksik bu kadar beyaz olmasinin sebebi bu.
kendimi sevemiyorum. kendimi sevemezsem, o adam beni nasil sevsin? kendimle barisamiyorum. ben her seyi cok ozluyorum. inanilmaz bir ozlem. kardesime, anneme, cocukluguma, yasliligima, lise arkadaslarima, henuz dogurmadigim cocuklarima, su anda yasadigim sehre ve hatta olumume karsi bile bir ozlem var.

uyandirmam lazim kendimi.
oldurmemem lazim kendimi.
ruyalarim, hic huzurlu degil, hep bir olumden kacis. oysa, kacma, dur, yok durma, daha degil, simdi asla, ve bir daha, daima, memnuniyetsiz olmak..

take me home cause i don't stand a chance in these four walls.


9.3.13

todo sobre mi madre.

beni uzdun. beni kirdin. beni aldin. beni vermedin. beni kapattin. beni bogdun. beni dogurdun. beni oldurdun. beni ozledin. beni bezdirdin. beni sevdin. beni sakladin. beni yoksaydin. beni kacirdin. beni tanidin. beni iskaladin. beni yakaladin. beni kisitladin. beni biraktin. beni aglattin. beni yasattin. beni kahrettin. beni lanetledin. beni kucumsedin. beni sucladin. beni elestirdin. beni ele gecirdin. beni sevdin. her seye ragmen. beni kirdin.

6.3.13

kaybolmaya çalışma, beyninin kıvrımlarına saklanarak

niye burdayım?
ne zaman ait olacağım?
aileme, hayatıma, mesleğime?
neresinden tutarsam, oraya gidecek olan hayatıma.
ama benim ellerim yok, ellerim kesik.
hayat, hiçbir yere gitmez sandım,
ona dokunmazsam.
ama öyle olmadı. az gitti uz gitti
bir nefes yolu, aldı gitti.
o an tekrar ölmek istedim
soğukluğu hissetmek ve yıkanmak
musalla taşında
uyumak istedim
sonsuza dek uyumak ve dorothy gibi evimi bulmak
ellerinde.

28.2.13

gozleri parliyor. bu nasil bir kotu adam. bu nasil korkunc bir masal. ben nereden dustum buraya ve nefes alamiyorum, normal mi?
gozleri parliyor. dislerini gosteriyor. niye insanlar birbirine karsi bu kadar guvensiz. niye sectim burayi ve nefes alamiyorum, normal mi?
gozleri parliyor, dislerini gosteriyor ve disleri keskin. sesleri akiyor. kahkahalari. ve birbirlerinin ustune cikan tonlamalari. ne var sanki baliklar gibi bir suru halinde hareket etmeyi basarabilsek. ne var rol yapmayi biraksak ve o an gercekten nasil hissettigimize donsek. cunku donersek, ben tam da sunlari soylemek istiyorum:
- ben, senden nefret ediyorum ve senin etrafinda yalakalik yapmak icin bekleyen hepinizden de nefret ediyorum. sen ve senin gucunu kullanis bicimin, beni tiksindiriyor. senin temsil ettigin seyler, manevi olarak o kadar bos ki "temsil ettigin degerler" diyemiyorum. degmezler cunku!
senin herkesi degersiz goren bakislarin, gizliden ya da aleni kendini ovmelerin, dunyanin en mide bulandirici seyi. bana bak, o kucumseyici bakisla degil, daha dogrudan! ben kimim? ben sen degilim. ben senin soyledigin tek
kelimeden de bi bok anlamadim. ben senden nefret ediyorum ve bu, kalbime o kadar agir geliyor ki.. simdi gel, bundan konusalim. sence kalp yetmezligine yol acar mi tum bu agirlik? ya tasiyamazsa? sonuclarini dusunmek cok urkutucu ve cirkin. ama bir an fark ettim, baska bi yol yoktu. kalbim bunlari tasiyamiyordu. evet o yuzden tasmak istedi. sana, senin degerlerine, senin gelmis ya da gecmisine. tasdim, duramiyorum, durduramiyorum, ozgur kiliyorum. kelimelerimi.

26.2.13

live fast, die young.

sabirsizlik. gunumuzun zeki ve aptal insaninin sorunu. hiz. hareket. aktiflik. tasikardi. heyecan. adrenalin. suprarenal bezler. sempatik sinir sistemi. hipokampus. amigdala. hafiza.

aninda ulasim, aninda sonuclanma, aninda basari istedigimiz gibi, basarisizligi da aninda istiyoruz. yas suresi aninda olmali. birdenbire ve sonrasinda kalmaksizin. yas duygusal bir seydir. oysa duygular da aninda olup bitmeli. birden sevismek gerek, birden kavga edebilmek gibi. bir anlik sinirlenme ile dunyalari yikabilirken, bir anlik sevgi ile asik oluruz.

sabirsizlik. bunun en cok haksizlik ettigi seyler duygularimiz. onlari alip minik bir zaman parcasina sikistirirken, etrafina tasan duygular. o anin icine hapsedilmese, ancak genis zamanda asil anlamlarina kavusabilecek ve ne yazik ki cogu zaman da aslinda hicbir sey ifade etmeyecek olan duygular. ah o duygular. dusunsene en buyuk askin, gecip gittikten, sana hayalkirikligi ve uzuntuyu getirdikten sonra, iliskinin baslangicindaki evrendeki en yogun bag/guc kaynagi gibi gorunuyor mu hala? seni cok kizdiran o olaylar, sonradan gulup gecilen olmuyor mu? her sey, herkes, her yer sonunda bitmiyor mu? oysa sen bitmiyorsun. her sey bitse de sen bitmiyorsun.

derin bir nefes al.
bu, bir nefes tutma isi.
dayanabilirsen, dayanabildigin kadar gidersen suyun altinda,
seni harika bir yeralti magarasina cikaracak bir yolculuk.
her yeri paril paril, ama hayir, inanilmaz degerli taslarla kapli degil o yeralti magarasi.. senin vicdanin var orada.
durursan, sadece surada uzanip elimi tutarsan ve nefesini tutarsan, o yere ulasacaksin. vicdanina. sana en degerli taslarin bile veremeyecegi en guzel huzura ulasacaksin. senin vicdan rahatligina.

nefesini tut.
sabirsizlik, sekizinci gunah olarak yer almali artik kitaplarda.
sabirsizlik, senin gunahin, tipki oldugu gibi diger insanlarda da.

benim huzunlu huzursuz bacaklarim.

birisi bana hayatimin en guzel zamanlarini soylese tek bir an bile tereddut etmeden temmuz 2012 diyebilirim.
son zamanlarda cok fazla sey bana almanya'yi ozletiyor. almanya'nin tasi topragini degil. oradayken benligimi saran o guvende olma hissini. kendimi bulmuslugumu.
simdi yine gecenin ikisi ettim saati. yarin erkenden kalkmam, 4 saat boyunca profesorlerle beraber vizit yapmam, 46 yasindaki insanlarin bile kalp krizi gecirebildigini gormem, yillarin insan vucuduna nasil hoyrat davrandigini gormem, yine o maskeyi takip, oglen kantinde arkadaslarimla/donemdaslarimla sosyallesmem gerekecek.
leipzig'te tek basima yedigim hatta kimi zaman facetime sagolsun, alinin senlendirdigi yemekler, hic yok. bugun yemekhanede, bir yandan kitap okuyup bi yandan da yemek yerken, insanlar tarafindan yadirganisim rahatsiz ediciydi. bugun sirf yasima ve konumuma uygun bi sekilde, ogleyin kabuguma cekilip kitap okumaktansa, kantinde sosyallesmeyi tercih etmek. cok garipti. bir an durdum o masada ve insanlara baktim. hicbir bagimiz yok. ben ne yapiyorum burada. bir yandan da kendimi guvenli bolgede hissettim onlarla. ya da oglenin guzel gunesi uzerime vuruyordu o sirada, hepsi bunun yanilsamasi.
savasmaktan yoruldum. kendim olmaya calismak cok yorucu. bu ulkede. bu sartlarda. bu baglarla. bu bagliliklarla. bu kurallarla. bu yargilarla.
bu yuzden bugun oglen kendimi guvenli alanda hissettim. normaldim cunku. normale indirgenmistim.
keske su an almanya'da olsam. ya da fransa. ya da ispanya. ya da ermenistan. ya da iran.
kimse bilmese beni ve ben sadece yolda olsam.
saati yine iki etmis, birkac saatlik uyku hakkiyla sabahin korunde hastane yoluna dusecek birisi olmasam.
saatler ve gunler torbaya girmese.
yetisemiyorum cunku hicbir seye.
hicbir seye yetisemeyince de ayaklarim sallanmaya basliyor.
ve de bacaklarim.
yatagimda icinde bile,
guvende ve yolun sonunda hissedemeyen bacaklarim.
sizi durdurmak ne mumkun!

18.2.13

duyar mı ki, anlar mı sorunca.


İnsan hayat boyu onaylanmayacağını bilerek yaşayabilir mi?
Ben 2 aydır deniyorum. Her gün ölüyorum, tamam her gün olmasa bile o günün rüyalarında ölüyorum. Beni öldürdüğünü görüyorum rüyamda anne. Babamın kardeşimi öldürdüğünü. Hep bir huzursuzluk. Anlamsızca mutlu olabiliyorum. Anlamsızca üzülebildiğim gibi. Kalbimle yaşamak çok zor anne. Kalbim, benim yaşlı ve büyük kalbim, beni çok yoruyor.

Almanya'daki stajımın bir haftalık hastane kısmında, edinebildiğim tek arkadaşım Angela adındaki 45 yaşında bir kadındı. Sonradan tıp okumaya başlamış. Ben yaşlarında bir oğlu varmış. İntörn. Şef yaşında bir intörn. Ama oradaki pek çok nöroloji asistanından ya da uzmanından daha özel bir insandı Angela bence. Çünkü herkesin “hasta” gözüyle baktığı kişilere, o “insan” gözüyle bakıyordu. Bir hafta boyunca herkes çevremde Almanca konuştu. Ama bu kadın ama vizitlerde hocanın söylediklerini, dili döndükçe İngilizce'ye çevirdi. Böyle bir yükümlülüğü yoktu üstelik. Bunu kendisi istiyordu. Vizit bitince herkesin koşarak terk ettiği yaşlı ve ajite haldeki hastalarında odalarında kalmaya devam ediyor. O yaşlının elini tutuyor. Onu ikna etmeye çalışıyor. Ona hastanede bir süre daha yatmasının dünyanın sonu olmadığını anlatıyor. Oysa yaşlı hasta evine gidip, torunlarını görmek istiyor. Ama buna hazır değil sağlığı. Bu yüzden ona diyor ki “Kendini hızlıca toparlamaya bak, hiç surat asma” diyor. Ağlayan yaşlıların elini tutuyor. Veya henüz 22 yaşındaki, sol tarafındaki ani felçle gelen kızın suratına hiçbir doktor bakamazken, o elini tutuyor ve kıza “Ben senin korkularını anlıyorum. Ama şu an araştırıyoruz, elimizden gelenin en iyisini yapacağız” diyor. Doktorlar kızın suratına bakamıyorlar, çünkü kızın gidişatı parlak değil. Kız korkuyor. Çünkü benden sadece  2 yaş büyük. Ben utanıyorum onun odasına girmeye, çünkü o kızdan daha sağlıklıyım.

Bu arada Angela hastalarla konuşurken, Almanca konuşuyor tabi ki ama sorun değil. İnsanlığı, merhameti, sevgiyi, yardım etmeyi anlamak için o dili bilmek gerekmiyor. Tek bir kelimesini anlamadığım o Almanca diyaloglardan ziyade, Angela ve hastaların surat ifadelerine bakıyorum ve işte o an, konuşulan dil kulağıma Türkçe geliyor. Çünkü tüm dillerde, tüm ırklarda kalbin büyükse, insanlara yardım ediyorsan, aynıdır. Bunun başka anlamı yoktur.

Hastaneden ayrılacağım gün Angela'ya onu tanıdığım için sevindiğimi söylüyorum. Tam bu esnada gözlerim doluyor, çünkü ben bu kadını çok özleyeceğim. “Senin gibi bir insan doktor olacağı için çok mutluyum” diyorum ağlamamaya çalışarak. O da “Sen de çok iyi bir doktor olacaksın. Almanya'da iyi vakit geçir, iyi eğlenceler” diyor. Sarılıyorum vedalaşmak babında. Ben o kadını hayatım boyunca unutmayacağım.

O gün hastane çıkışı, kendime şaştım. Koca bir haftada arkadaş ola ola bu kadınla arkadaş olmuştum. Kendimi tutamayıp ağlamıştım hatta ayrılırken. Ben ne ara bu kadar yaşlanmıştım, ne ara bu kadar yaşlandın kalbim, dedim durdum.

Ben istiyorum, senin öyle kolların olsun ki, beni her zaman sarsın, bana hep sarılsın, ama gitmek istediğimde, “gidememek” fobim geldiğinde de uzaklaşmama izin verecek kadar uzun olsun. Sarılmayı bir an bile bırakmasın, ama nereye gidersem gelebilir olsun. Uzun olsun. Bana alan versin. Çünkü benim kalbim o kadar büyük. Nereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım, ne dersem diyeyim, sen ne yaparsan yap, ne söylersen söyle, seni sevmeye devam edecek. Bu yüzden, kalbim büyük. Kocaman. Ve yaşlı. Yorgun.

8.2.13

dide.


ismimin anlamini soruyorlar. sanki cok farkli bir isimmis gibi geliyor insanlara. halbuse didem'in iyelik keki yenmis hali. hi bi de isminin anlamini biliyor musun diye soruyorlar. niye bilmeyeyim, insan ismiyle varolur. ama nerden bilecekler benim bu isim ugruna mahkemelere kostugumu, kendimi kendimden tekrar dogurttugumu.
gozbebegi diyorum. anlami bu. fakat simdilerde her seyi sana yormak adettan ya, soyle cevaplayabilmek istiyorum: sevdigi adami, gozunun ortasina yerlestirmis kadin demek.
cunku gozumde sensin. gozum sensin.

bu is zor yonca.


bir seyler zor. bir seyler cok zor. ve sonrasinda daha da zor. bu yuzden ofkeleniyorum. kabullenememekten gelen bi ofke. hayir zoru goru pes edecegimden degil. ama ben niye zora kosuyorum?
biraksam, daha smooth bir sekilde yasayabilsem, gitsem, daha makul duzeylerde olabilsem, insem, daha alcak zeminlere degsem, bassam, daha yavasca ve acelem olmadan tum basamaklara.
oysa simdi olan su; gozum saatte. yelkovan akrebin pesinde. gozum kalbinde. damarlarin yillarin etkisinde. gozum gecmiste. golgesi hep pesimizde. gozum sende. gozum keske gormese!

4.2.13

insan yaparim saniyor da yapamiyor. olurum saniyor da yasamaya devam ediyor ya. eski gunlerin hatrina kalabalik aileye katlanamiyor. artik olum haberleri onu sasirtmiyor. izledigi filme dalamiyor veya filmi izlerken daliveriyor ya. gunler gecmek bilmiyor ama aylar hizla ilerliyor. sahile vuran dalga sesleri bir yaniyla yalnizligi, bir yaniyla ates basinda gecirilen akdeniz aksamlari olabiliyor. belki bir gun hic merak edilmeyen bir semtte bulabiliyor insan en sevecegi evi. ya da hic sasirmam sanip da hayat boyu, aldigi nefes boyu, sasmaya devam ediyor ya..

ben buyurum sanmistim. buyudum sanmistim diyelim daha dogrusu. kutularima sigarim sandim. paketlendim, suslendim, yollandim. dustum. yolda dustum. yolda iteklendim. yolda tekmelendim. islandim yagmura yakalanip. ya da herhangi birisinin kusmuguna daldim. az gittim, uz gidemedim, pakedimden cikiverdim. dogru adrese vardim mi bilemedim. ama ben iste bir kere acilivermistim. dogru zamanda mi ulasmistim. bunu hic bilemeyecegim. alternatif evrenler yok. artik cocukluktaki gibi gozumu kapatip, alternatif hayatimi gormek yok. dogru zaman, dogru yer, dogru insan. bilemeyecegim. sadece acilivermisligim, tum debelenmenin verdigi yorgunluk ve ustum basim pisten olusacagim. tum bunlarin sorumlusuymuscasina hemen pakedimden kurtulmak isteyecegim. kutuya vur bir tekme, yolun karsisina ucsun. sikilmistim zaten yolculuk boyu, her yeri kapali kapali kapali. insani bogar gibi. oysa insan nefes alir, hayir agzi ya da burnuyla degil. beyniyle. sonra zaman gececek, adimlar atilacak, kah gulunecek kah eglenilecek. gun gelip de yagmur baslayinca, iste tam o an, basimi sokmak istedigim kutumu isteyecegim. gun gelip de parcalarim kirildigi an, paketlenmek isteyecegim. tekrar pakedimi isteyecegim. yolun karsisinda. buruk ama hala orda. orda ve hala kapali. nefes alabilecek miyim? nefes alabilmek icin illa kafama silah dayayip cekmeli miyim?

28.1.13

virginia woolf: tek kelime yeter; ama ya insan o kelimeyi bulamazsa?

22.1.13

takes me away.

annemin asiri attachment'i bende gitmeye odakli bi insan yaratti. tam bu esnada ise ali su cumleyi kuruyor dilara'nin hediyesini gostererek: huzurunun, bir ada uzerindeki evde olduguna inanan bir insan gitme insani degildir, yerlesik yasamin insanidir.
bunu hic dusunmedim. ama hak verdim. lakin aslinda ben bir yandan kalirken bile gittim. yerimde sayiklarken, herkes gidip de ben bu sehirde kalirken, annemin karnindan cikarken, cocuklugumun gectigi eve aylar sonrasinda donerken ve hatta nefes alirken bile gittim ben. herkesten daha uzaga ve herkesten daha cok. aklimla, uzuvlarimla, niyetimle, dilimle, ayaklarimla. ben yolda varoldum. ortada bir yol yokken bile. gittim. duramazdim.
agzim duramazdi. aklim duramazdi. gozyaslarim duramazdi. ellerim duramazdi. ayaklarim duramazdi. rahatsiz bacagim duramazdi. saskinligim duramazdi. ucu bucagi gelmez, sonu olmaz bir seydim. ben, olsem bile duramazdim. durmamaliydim. hatta tam da bu yuzden tum bu yazma cabalari..

cunku benim durmam tehlike demek.
birkac defa hatirliyorum o anlari. tehlikeli ve olumcul anlari. bir keresinde bir durdum ki nefessiz kaldim. bir keresinde oyle durdum ki sigara icmeyi birakmistim! bir keresinde durdum ve hala o durusum esnasinda uzerime dikilmis olan "evlat" kumasindan kurtulmaya calisiyorum. sadece bir defaya mahsus, durdum ve guzel bir sey gordum: sabaha dek, bir bankta, karsimda haydarpasa. hayatimin en mutlu duragiydi. turgut'un degil, benim goge bakma duragim.

ama ben duramam. ben kalamam. mengeneleri ve hapis hayatini hep surada hissediyorum. hal boyleyken kendimi sevemem de. ama sevilmem lazim. hem de her seyden cok. senin elinle bacagimi durdurman, kulagima fisildaman, elimi tutman, sacimi oksaman, beni korkutmaman, her seyin ustesinden gelebilecegime inandirman. bana seni gerek.

bu defa farkli bir sey olacak. ben yercekimine karsi koyacagim bu kez. ta en basindan. elmalarin agactan henuz dusmedigi. tum gunahlarin fikren ve cismen dunyaya yaklasmadigi. henuz.

annemin beni oldurmedigi ve nefes alip verisime sukreden biri haline geldigi..

gidiyorum, iste hep bu.


14.1.13

ayvacik garindayim. yorgun ve heyecanli. ac ve pisman.
yorgun cunku gunlerdir uyumuyordum ve buraya gelebilmek icin de 8 saatlik rahatsiz bir yolculuk gecirmistim.
heyecanli cunku seni gorecektim. sana dokunacaktim. seni taniyacaktim. basbasa ilk vaktimiz olacakti.
ac cunku bu kucuk kasabanin garinda yiyecek pek bir sey bulunmuyordu.
pisman cunku emin degildim.

her sey cok hizli gelismisti ikimiz adina. bir gun hicbir seyken, diger gun her sey. hakikaten de bes dakikada degisir butun isler. sonra simsiki sarilip besiktas iskelesinde "seni gormem lazim" diyordun. agzimi acamiyordum cunku ne dersen kabulum. sen ayilip da "napiyorum ben burda" diyene dek, susuyorum, sen yon ver bize. cunku sonunda uyanip da gittiginde, uyanip da seni gitmis buldugumda, emek harcamamis olmamla toparlanabilmeyi umuyorum.

uyanmadin. ama uyandin. uyandim. 6 aydir mutemadiyen uyuyoruz ve uyaniyoruz. seni goruyor gozlerim. ve gulumsuyor.

ama o haziran gununde, bunlarin hicbirini tahmin edemezdim. senin icin gelir gecici bir heves olmadigimi, seni hayatimin her anina yaymak istedigimi, sende seni/bir gelecek olasiligini/hayati/kendimi bile sevebilecegimi dusunemezdim. korkuyla bir sandalyede oturur ve senin gelecegin minibusu beklerdim. ne halt ediyorum ben burda diyen ic sesime kulak asmamaya calisarak.

sonra sen gelirdin. inerdin minibusten. kirmizi bir tisort giyerdin. ve hatta kirmizi corap. saclarini kestirmistin ve sakallarini. senin gozlerine bakinca, her sey silinirdi. iste o an sende aska duserdim. yine.
dedem oldu. gizem oldu. biri hayatinin sonunda, digeri basinda, hayatimin iki insani oldu. ben naptim. ben yine yoktum. yuzum yoktu cenaze yerlerinde ve ayaklandim, solugu kubbenin altinda aldim.
olurum saniyorsun da olemiyorsun ya, cok garip.
pencereden kendimi sallandirirken, ben olmak cok garip. arkami donsem bile alinin kollarini bana dolamasi, enseme nefes almasinin hissettirdigi guven garip. cocuklugumu beraber gecirdigim tum insanlardan uzak dusmem garip. cocuklugumdan uzaga dusmem garip. her yanim yara bere icinde, dususumu hafifletmenin aksine canimi yakan, taslara carpmak garip. koy evinin bitmesi garip. sanki cocuklugum hic yasanmamis gibi. sanki cocuklugum -sandigim sey- cocukken okudugum bir kitaptan veya pek cok kitaptan sayfalarmis gibi. ben kimim? neredeyim? bunlarin hicbir anlami yokmus gibi. yine de bosu bosuna sorup, gozyaslarindan soru yapmak adettendir.

olumu anlayabiliyorum. olumun dogal bir sey oldugunu akliselim bir sekilde acikladim dilaraya: bu dunyanin maddiyati icinde o kadar kayboluyoruz ki olum en korkunc seymis gibi geliyor bize. oysa aslolan sey somutluktan uzak. bu dunyanin, hayatin da otesinde bir seye bagliyiz. bu dunyanin cok da meraklisi olma yani.
peki ama olen insanin ardindan kalanlar nasil dayaniyor? hem bir yanlariyla bu cirkin ve soguk maddiyati reddediyor, hem de sevdikleri insandan kopmus bi halde bu maddiyatin arasinda yasamaya devam etmek zorunda kaliyorlar. insan, nasil dayaniyor? nasil aramak istese bile o insani arayamayacagini idrak edebiliyor? nasil bir daha ona dokunamiyor? nasil susuyor? nasil, dayaniyor? nasil, ozlemesin?!

13.1.13

siz aşktan n'anlarsınız bayım

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım!

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmay
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!

ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır.
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.

siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!



Didem Madak.

10.1.13

what's the point? The world is a horrible place. Young people die of diseases. It makes absolutely no sense to try to be happy in a world that's such a horrible place. 

Yes, horrible things do happen. Happiness in the face of all of that... that's not the goal. Feeling the horrible and knowing that you're not gonna die from those feelings, that's goal. 

4.1.13

The dream is this: that we'll finally be happy when we reach our goals -find the guy, finish the medical school, that's the dream. Then we get there. And if we're human, we immediately start dreaming of something else. Because, if this is the dream, then we'd like to wake up. Now, please!

25.12.12

ne kadar uzak
ne kadar imkansız
ne kadar çok insan
ne kadar kararsız
ne kadar sınırsız
ne kadar eski
ne kadar boşlukta
ne kadar zor
ne kadar çok fark
ne kadar yok
ne kadar var
ne kadar geç
ne kadar genç
ne kadar bencil
ne kadar naif
ne kadar gerçek
ne kadar benzersiz

ne kadar bekledim,
ne kadar istedim,
ne kadar sevdim..
seni.

ya kaybedersem evimi ellerinde?

dünyaya geldin. iyi geldin, hoşgeldin. ama niye geldin? bilmiyorsun. peki. bi sandalye çek, biraz konuşalım. diyorum ki öncelikle kimyasal bağlar vardır maddelerin arasında. ilişkilerin özü budur. beğenmedin mi? sence? ruh, aşk, kalp? yok canım! buralarda çaylak olduğun o kadar belli ki. kaç günlüksün? çıtırsın sen daha yahu. tabi taze umutların, kalbinde insan koyabilecek alanların olacak. sonra sen bilir misin bir kağıdı yakınca neler olur? kağıt ufalır, yok olur, kalbin zamanla ufalır yok olur. sevgi mi? hiç duymadım. aşk? uzun zamandır görünmedi diyorlar. hem biliyorsun değil mi, geç doğmak o kadar da kötü değil. daha çok yaşayacaksın. zaman çizgisinde daha ileriyi bile göreceksin. önemli değil mi? nasıl vazgeçebiliyorsun gelecekten? geçmiş insana ne getirebilir ki saçmalama. kapatma kulaklarını, kapanma kabuklarına, aç ellerini, ama dokunma ateşe, öğrenme hayatı, yapma hatayı.

20.12.12

lines 1 & 2

It's all about lines. The finish line at the end of residency. Waiting in line for a chance at the operating table. And then there is the most important line: the line separating you from the people you work with. It doesn't help to get too familiar, to make friends. You need boundaries between you and the rest of the world. Other people are far too messy. It's all about lines. Drawing lines in the sand and praying like hell no one crosses them. At some point, you have to make a decision. Boundaries don't keep other people out, they fence you in. Life is messy. That's how we're made. So you can waste your life drawing lines or you can live your life crossing them. But there are some lines that are way too dangerous to cross. Here's what I know: if you're willing to take the chance, the view from the other side is spectacular.
I can't think of any one reason why I want to be a doctor, but I can think of 1,000 reasons why I should quit. They make it hard on purpose. There are lives in our hands. There comes a moment when it's more than just a game and you either take that step forward or turn around and walk away. I could quit, but here's the thing... I love the playing field. 

8.12.12

#ruya

ankara'dasin. yillar sonra ilk defa ankara'ya gelmisim. aslinda adana'da ya da konya'nin otesinden herhangi bir sehirde olmam lazim ama grup arkadaslarima fark attim. izmir'den ankara'ya otobus degil de ucakla geldim. birkac saatim var.
ust gecitin orda durmusum. niye topuklu ayakkabi giymisim. bir de ustelik elimde bavulum varken. yetmezmis gibi pantolonum da dusuyor. beyaz dantelli kulodum gorunuyor. ucunu ice sikistiriyorum. kendimi musteri arayan kadinlar gibi hissediyorum. alligi da fazla surmusum sanki bugun. keske yapmasaymisim.
ust gecidin sonunda carsi gibi bir sey. f..... diye bir dukkandaymissin. bir yandan da seninle mesajlasiyorum. ama henuz ankara'da oldugumu soylemedim. a.... diye bir fotografciya giriyorum once. buralarda bir yerde olmali senin dedigin dukkan. uzun bir koridor gibi bu fotografci. gidiyorum, gidiyorum. sokagin diger ucundan cikiyorum. bakiyorum. f....... burda degil. donup geldigim yolu tekrar yuruyorum. bir kadini goruyorum. "f...... isimli dukkana nerden gidebilirim?" diyorum. utaniyorum. cunku f....., su an icinde bulundugum a..... gibi bir fotografci. ama ben a....yi degil f....yi istiyorum ozellikle. kadini ikna edesim geliyor: hayir sorun kesinlikle sizde degil, bende. mesela bir film alacak olsam sizden alirdim, konu bu degil ama. arkadasimi ariyorum. o su an f.....de. vallahi. inanin bana. yoksa siz de.......

kadin bir an supheleniyor. bilmedigini soyluyor. nasil olur, baktim haritadan buralarda. arkadasim orada su an diyorum. kaslari iniyor. orasi bir fotograf studyosu. cekimler yapiliyor diyor. ama gozlerine ciplak, kanli, oldurulmus insanlar yansiyor. yanlisiniz var, arkadasim oyle bir insan degildir demek istiyorum. arkadasim demekten de biktim aslinda. sevgilim. sevdigim adam. canim. demek istiyorum. ama kadin, asli'ymis aslinda.
kadindan binbir zorlukla ve ne halin varsa gor diyerek, f.....nin adresini aliyorum. baya gizli bi yer. bir kere giris katinda degil. saate bakiyorum. hala biraz vaktim var. keske bu surprizi yapmak yerine notlarimi bir kez daha okusaydim, sinava calissaydim diyor bir ses. sonra kapiyi caliyorum.