28.1.13
22.1.13
takes me away.
annemin asiri attachment'i bende gitmeye odakli bi insan yaratti. tam bu esnada ise ali su cumleyi kuruyor dilara'nin hediyesini gostererek: huzurunun, bir ada uzerindeki evde olduguna inanan bir insan gitme insani degildir, yerlesik yasamin insanidir.
bunu hic dusunmedim. ama hak verdim. lakin aslinda ben bir yandan kalirken bile gittim. yerimde sayiklarken, herkes gidip de ben bu sehirde kalirken, annemin karnindan cikarken, cocuklugumun gectigi eve aylar sonrasinda donerken ve hatta nefes alirken bile gittim ben. herkesten daha uzaga ve herkesten daha cok. aklimla, uzuvlarimla, niyetimle, dilimle, ayaklarimla. ben yolda varoldum. ortada bir yol yokken bile. gittim. duramazdim.
agzim duramazdi. aklim duramazdi. gozyaslarim duramazdi. ellerim duramazdi. ayaklarim duramazdi. rahatsiz bacagim duramazdi. saskinligim duramazdi. ucu bucagi gelmez, sonu olmaz bir seydim. ben, olsem bile duramazdim. durmamaliydim. hatta tam da bu yuzden tum bu yazma cabalari..
cunku benim durmam tehlike demek.
birkac defa hatirliyorum o anlari. tehlikeli ve olumcul anlari. bir keresinde bir durdum ki nefessiz kaldim. bir keresinde oyle durdum ki sigara icmeyi birakmistim! bir keresinde durdum ve hala o durusum esnasinda uzerime dikilmis olan "evlat" kumasindan kurtulmaya calisiyorum. sadece bir defaya mahsus, durdum ve guzel bir sey gordum: sabaha dek, bir bankta, karsimda haydarpasa. hayatimin en mutlu duragiydi. turgut'un degil, benim goge bakma duragim.
ama ben duramam. ben kalamam. mengeneleri ve hapis hayatini hep surada hissediyorum. hal boyleyken kendimi sevemem de. ama sevilmem lazim. hem de her seyden cok. senin elinle bacagimi durdurman, kulagima fisildaman, elimi tutman, sacimi oksaman, beni korkutmaman, her seyin ustesinden gelebilecegime inandirman. bana seni gerek.
bu defa farkli bir sey olacak. ben yercekimine karsi koyacagim bu kez. ta en basindan. elmalarin agactan henuz dusmedigi. tum gunahlarin fikren ve cismen dunyaya yaklasmadigi. henuz.
annemin beni oldurmedigi ve nefes alip verisime sukreden biri haline geldigi..
gidiyorum, iste hep bu.
bunu hic dusunmedim. ama hak verdim. lakin aslinda ben bir yandan kalirken bile gittim. yerimde sayiklarken, herkes gidip de ben bu sehirde kalirken, annemin karnindan cikarken, cocuklugumun gectigi eve aylar sonrasinda donerken ve hatta nefes alirken bile gittim ben. herkesten daha uzaga ve herkesten daha cok. aklimla, uzuvlarimla, niyetimle, dilimle, ayaklarimla. ben yolda varoldum. ortada bir yol yokken bile. gittim. duramazdim.
agzim duramazdi. aklim duramazdi. gozyaslarim duramazdi. ellerim duramazdi. ayaklarim duramazdi. rahatsiz bacagim duramazdi. saskinligim duramazdi. ucu bucagi gelmez, sonu olmaz bir seydim. ben, olsem bile duramazdim. durmamaliydim. hatta tam da bu yuzden tum bu yazma cabalari..
cunku benim durmam tehlike demek.
birkac defa hatirliyorum o anlari. tehlikeli ve olumcul anlari. bir keresinde bir durdum ki nefessiz kaldim. bir keresinde oyle durdum ki sigara icmeyi birakmistim! bir keresinde durdum ve hala o durusum esnasinda uzerime dikilmis olan "evlat" kumasindan kurtulmaya calisiyorum. sadece bir defaya mahsus, durdum ve guzel bir sey gordum: sabaha dek, bir bankta, karsimda haydarpasa. hayatimin en mutlu duragiydi. turgut'un degil, benim goge bakma duragim.
ama ben duramam. ben kalamam. mengeneleri ve hapis hayatini hep surada hissediyorum. hal boyleyken kendimi sevemem de. ama sevilmem lazim. hem de her seyden cok. senin elinle bacagimi durdurman, kulagima fisildaman, elimi tutman, sacimi oksaman, beni korkutmaman, her seyin ustesinden gelebilecegime inandirman. bana seni gerek.
bu defa farkli bir sey olacak. ben yercekimine karsi koyacagim bu kez. ta en basindan. elmalarin agactan henuz dusmedigi. tum gunahlarin fikren ve cismen dunyaya yaklasmadigi. henuz.
annemin beni oldurmedigi ve nefes alip verisime sukreden biri haline geldigi..
gidiyorum, iste hep bu.
14.1.13
ayvacik garindayim. yorgun ve heyecanli. ac ve pisman.
yorgun cunku gunlerdir uyumuyordum ve buraya gelebilmek icin de 8 saatlik rahatsiz bir yolculuk gecirmistim.
heyecanli cunku seni gorecektim. sana dokunacaktim. seni taniyacaktim. basbasa ilk vaktimiz olacakti.
ac cunku bu kucuk kasabanin garinda yiyecek pek bir sey bulunmuyordu.
pisman cunku emin degildim.
her sey cok hizli gelismisti ikimiz adina. bir gun hicbir seyken, diger gun her sey. hakikaten de bes dakikada degisir butun isler. sonra simsiki sarilip besiktas iskelesinde "seni gormem lazim" diyordun. agzimi acamiyordum cunku ne dersen kabulum. sen ayilip da "napiyorum ben burda" diyene dek, susuyorum, sen yon ver bize. cunku sonunda uyanip da gittiginde, uyanip da seni gitmis buldugumda, emek harcamamis olmamla toparlanabilmeyi umuyorum.
uyanmadin. ama uyandin. uyandim. 6 aydir mutemadiyen uyuyoruz ve uyaniyoruz. seni goruyor gozlerim. ve gulumsuyor.
ama o haziran gununde, bunlarin hicbirini tahmin edemezdim. senin icin gelir gecici bir heves olmadigimi, seni hayatimin her anina yaymak istedigimi, sende seni/bir gelecek olasiligini/hayati/kendimi bile sevebilecegimi dusunemezdim. korkuyla bir sandalyede oturur ve senin gelecegin minibusu beklerdim. ne halt ediyorum ben burda diyen ic sesime kulak asmamaya calisarak.
sonra sen gelirdin. inerdin minibusten. kirmizi bir tisort giyerdin. ve hatta kirmizi corap. saclarini kestirmistin ve sakallarini. senin gozlerine bakinca, her sey silinirdi. iste o an sende aska duserdim. yine.
yorgun cunku gunlerdir uyumuyordum ve buraya gelebilmek icin de 8 saatlik rahatsiz bir yolculuk gecirmistim.
heyecanli cunku seni gorecektim. sana dokunacaktim. seni taniyacaktim. basbasa ilk vaktimiz olacakti.
ac cunku bu kucuk kasabanin garinda yiyecek pek bir sey bulunmuyordu.
pisman cunku emin degildim.
her sey cok hizli gelismisti ikimiz adina. bir gun hicbir seyken, diger gun her sey. hakikaten de bes dakikada degisir butun isler. sonra simsiki sarilip besiktas iskelesinde "seni gormem lazim" diyordun. agzimi acamiyordum cunku ne dersen kabulum. sen ayilip da "napiyorum ben burda" diyene dek, susuyorum, sen yon ver bize. cunku sonunda uyanip da gittiginde, uyanip da seni gitmis buldugumda, emek harcamamis olmamla toparlanabilmeyi umuyorum.
uyanmadin. ama uyandin. uyandim. 6 aydir mutemadiyen uyuyoruz ve uyaniyoruz. seni goruyor gozlerim. ve gulumsuyor.
ama o haziran gununde, bunlarin hicbirini tahmin edemezdim. senin icin gelir gecici bir heves olmadigimi, seni hayatimin her anina yaymak istedigimi, sende seni/bir gelecek olasiligini/hayati/kendimi bile sevebilecegimi dusunemezdim. korkuyla bir sandalyede oturur ve senin gelecegin minibusu beklerdim. ne halt ediyorum ben burda diyen ic sesime kulak asmamaya calisarak.
sonra sen gelirdin. inerdin minibusten. kirmizi bir tisort giyerdin. ve hatta kirmizi corap. saclarini kestirmistin ve sakallarini. senin gozlerine bakinca, her sey silinirdi. iste o an sende aska duserdim. yine.
dedem oldu. gizem oldu. biri hayatinin sonunda, digeri basinda, hayatimin iki insani oldu. ben naptim. ben yine yoktum. yuzum yoktu cenaze yerlerinde ve ayaklandim, solugu kubbenin altinda aldim.
olurum saniyorsun da olemiyorsun ya, cok garip.
pencereden kendimi sallandirirken, ben olmak cok garip. arkami donsem bile alinin kollarini bana dolamasi, enseme nefes almasinin hissettirdigi guven garip. cocuklugumu beraber gecirdigim tum insanlardan uzak dusmem garip. cocuklugumdan uzaga dusmem garip. her yanim yara bere icinde, dususumu hafifletmenin aksine canimi yakan, taslara carpmak garip. koy evinin bitmesi garip. sanki cocuklugum hic yasanmamis gibi. sanki cocuklugum -sandigim sey- cocukken okudugum bir kitaptan veya pek cok kitaptan sayfalarmis gibi. ben kimim? neredeyim? bunlarin hicbir anlami yokmus gibi. yine de bosu bosuna sorup, gozyaslarindan soru yapmak adettendir.
olumu anlayabiliyorum. olumun dogal bir sey oldugunu akliselim bir sekilde acikladim dilaraya: bu dunyanin maddiyati icinde o kadar kayboluyoruz ki olum en korkunc seymis gibi geliyor bize. oysa aslolan sey somutluktan uzak. bu dunyanin, hayatin da otesinde bir seye bagliyiz. bu dunyanin cok da meraklisi olma yani.
peki ama olen insanin ardindan kalanlar nasil dayaniyor? hem bir yanlariyla bu cirkin ve soguk maddiyati reddediyor, hem de sevdikleri insandan kopmus bi halde bu maddiyatin arasinda yasamaya devam etmek zorunda kaliyorlar. insan, nasil dayaniyor? nasil aramak istese bile o insani arayamayacagini idrak edebiliyor? nasil bir daha ona dokunamiyor? nasil susuyor? nasil, dayaniyor? nasil, ozlemesin?!
olurum saniyorsun da olemiyorsun ya, cok garip.
pencereden kendimi sallandirirken, ben olmak cok garip. arkami donsem bile alinin kollarini bana dolamasi, enseme nefes almasinin hissettirdigi guven garip. cocuklugumu beraber gecirdigim tum insanlardan uzak dusmem garip. cocuklugumdan uzaga dusmem garip. her yanim yara bere icinde, dususumu hafifletmenin aksine canimi yakan, taslara carpmak garip. koy evinin bitmesi garip. sanki cocuklugum hic yasanmamis gibi. sanki cocuklugum -sandigim sey- cocukken okudugum bir kitaptan veya pek cok kitaptan sayfalarmis gibi. ben kimim? neredeyim? bunlarin hicbir anlami yokmus gibi. yine de bosu bosuna sorup, gozyaslarindan soru yapmak adettendir.
olumu anlayabiliyorum. olumun dogal bir sey oldugunu akliselim bir sekilde acikladim dilaraya: bu dunyanin maddiyati icinde o kadar kayboluyoruz ki olum en korkunc seymis gibi geliyor bize. oysa aslolan sey somutluktan uzak. bu dunyanin, hayatin da otesinde bir seye bagliyiz. bu dunyanin cok da meraklisi olma yani.
peki ama olen insanin ardindan kalanlar nasil dayaniyor? hem bir yanlariyla bu cirkin ve soguk maddiyati reddediyor, hem de sevdikleri insandan kopmus bi halde bu maddiyatin arasinda yasamaya devam etmek zorunda kaliyorlar. insan, nasil dayaniyor? nasil aramak istese bile o insani arayamayacagini idrak edebiliyor? nasil bir daha ona dokunamiyor? nasil susuyor? nasil, dayaniyor? nasil, ozlemesin?!
13.1.13
siz aşktan n'anlarsınız bayım
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım!
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmay
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!
ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır.
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.
siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!
Didem Madak.
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım!
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmay
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!
ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır.
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.
siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!
Didem Madak.
10.1.13
what's the point? The world is a horrible place. Young people die of diseases. It makes absolutely no sense to try to be happy in a world that's such a horrible place.
Yes, horrible things do happen. Happiness in the face of all of that... that's not the goal. Feeling the horrible and knowing that you're not gonna die from those feelings, that's goal.
Yes, horrible things do happen. Happiness in the face of all of that... that's not the goal. Feeling the horrible and knowing that you're not gonna die from those feelings, that's goal.
4.1.13
25.12.12
ne kadar uzak
ne kadar imkansız
ne kadar çok insan
ne kadar kararsız
ne kadar sınırsız
ne kadar eski
ne kadar boşlukta
ne kadar zor
ne kadar çok fark
ne kadar yok
ne kadar var
ne kadar geç
ne kadar genç
ne kadar bencil
ne kadar naif
ne kadar gerçek
ne kadar benzersiz
ne kadar bekledim,
ne kadar istedim,
ne kadar sevdim..
seni.
ne kadar imkansız
ne kadar çok insan
ne kadar kararsız
ne kadar sınırsız
ne kadar eski
ne kadar boşlukta
ne kadar zor
ne kadar çok fark
ne kadar yok
ne kadar var
ne kadar geç
ne kadar genç
ne kadar bencil
ne kadar naif
ne kadar gerçek
ne kadar benzersiz
ne kadar bekledim,
ne kadar istedim,
ne kadar sevdim..
seni.
ya kaybedersem evimi ellerinde?
dünyaya geldin. iyi geldin, hoşgeldin. ama niye geldin? bilmiyorsun. peki. bi sandalye çek, biraz konuşalım. diyorum ki öncelikle kimyasal bağlar vardır maddelerin arasında. ilişkilerin özü budur. beğenmedin mi? sence? ruh, aşk, kalp? yok canım! buralarda çaylak olduğun o kadar belli ki. kaç günlüksün? çıtırsın sen daha yahu. tabi taze umutların, kalbinde insan koyabilecek alanların olacak. sonra sen bilir misin bir kağıdı yakınca neler olur? kağıt ufalır, yok olur, kalbin zamanla ufalır yok olur. sevgi mi? hiç duymadım. aşk? uzun zamandır görünmedi diyorlar. hem biliyorsun değil mi, geç doğmak o kadar da kötü değil. daha çok yaşayacaksın. zaman çizgisinde daha ileriyi bile göreceksin. önemli değil mi? nasıl vazgeçebiliyorsun gelecekten? geçmiş insana ne getirebilir ki saçmalama. kapatma kulaklarını, kapanma kabuklarına, aç ellerini, ama dokunma ateşe, öğrenme hayatı, yapma hatayı.
20.12.12
lines 1 & 2
It's all about lines. The finish line at the end of residency. Waiting in line for a chance at the operating table. And then there is the most important line: the line separating you from the people you work with. It doesn't help to get too familiar, to make friends. You need boundaries between you and the rest of the world. Other people are far too messy. It's all about lines. Drawing lines in the sand and praying like hell no one crosses them. At some point, you have to make a decision. Boundaries don't keep other people out, they fence you in. Life is messy. That's how we're made. So you can waste your life drawing lines or you can live your life crossing them. But there are some lines that are way too dangerous to cross. Here's what I know: if you're willing to take the chance, the view from the other side is spectacular.
I can't think of any one reason why I want to be a doctor, but I can think of 1,000 reasons why I should quit. They make it hard on purpose. There are lives in our hands. There comes a moment when it's more than just a game and you either take that step forward or turn around and walk away. I could quit, but here's the thing... I love the playing field.
8.12.12
#ruya
ankara'dasin. yillar sonra ilk defa ankara'ya gelmisim. aslinda adana'da ya da konya'nin otesinden herhangi bir sehirde olmam lazim ama grup arkadaslarima fark attim. izmir'den ankara'ya otobus degil de ucakla geldim. birkac saatim var.
ust gecitin orda durmusum. niye topuklu ayakkabi giymisim. bir de ustelik elimde bavulum varken. yetmezmis gibi pantolonum da dusuyor. beyaz dantelli kulodum gorunuyor. ucunu ice sikistiriyorum. kendimi musteri arayan kadinlar gibi hissediyorum. alligi da fazla surmusum sanki bugun. keske yapmasaymisim.
ust gecidin sonunda carsi gibi bir sey. f..... diye bir dukkandaymissin. bir yandan da seninle mesajlasiyorum. ama henuz ankara'da oldugumu soylemedim. a.... diye bir fotografciya giriyorum once. buralarda bir yerde olmali senin dedigin dukkan. uzun bir koridor gibi bu fotografci. gidiyorum, gidiyorum. sokagin diger ucundan cikiyorum. bakiyorum. f....... burda degil. donup geldigim yolu tekrar yuruyorum. bir kadini goruyorum. "f...... isimli dukkana nerden gidebilirim?" diyorum. utaniyorum. cunku f....., su an icinde bulundugum a..... gibi bir fotografci. ama ben a....yi degil f....yi istiyorum ozellikle. kadini ikna edesim geliyor: hayir sorun kesinlikle sizde degil, bende. mesela bir film alacak olsam sizden alirdim, konu bu degil ama. arkadasimi ariyorum. o su an f.....de. vallahi. inanin bana. yoksa siz de.......
kadin bir an supheleniyor. bilmedigini soyluyor. nasil olur, baktim haritadan buralarda. arkadasim orada su an diyorum. kaslari iniyor. orasi bir fotograf studyosu. cekimler yapiliyor diyor. ama gozlerine ciplak, kanli, oldurulmus insanlar yansiyor. yanlisiniz var, arkadasim oyle bir insan degildir demek istiyorum. arkadasim demekten de biktim aslinda. sevgilim. sevdigim adam. canim. demek istiyorum. ama kadin, asli'ymis aslinda.
kadindan binbir zorlukla ve ne halin varsa gor diyerek, f.....nin adresini aliyorum. baya gizli bi yer. bir kere giris katinda degil. saate bakiyorum. hala biraz vaktim var. keske bu surprizi yapmak yerine notlarimi bir kez daha okusaydim, sinava calissaydim diyor bir ses. sonra kapiyi caliyorum.
ust gecitin orda durmusum. niye topuklu ayakkabi giymisim. bir de ustelik elimde bavulum varken. yetmezmis gibi pantolonum da dusuyor. beyaz dantelli kulodum gorunuyor. ucunu ice sikistiriyorum. kendimi musteri arayan kadinlar gibi hissediyorum. alligi da fazla surmusum sanki bugun. keske yapmasaymisim.
ust gecidin sonunda carsi gibi bir sey. f..... diye bir dukkandaymissin. bir yandan da seninle mesajlasiyorum. ama henuz ankara'da oldugumu soylemedim. a.... diye bir fotografciya giriyorum once. buralarda bir yerde olmali senin dedigin dukkan. uzun bir koridor gibi bu fotografci. gidiyorum, gidiyorum. sokagin diger ucundan cikiyorum. bakiyorum. f....... burda degil. donup geldigim yolu tekrar yuruyorum. bir kadini goruyorum. "f...... isimli dukkana nerden gidebilirim?" diyorum. utaniyorum. cunku f....., su an icinde bulundugum a..... gibi bir fotografci. ama ben a....yi degil f....yi istiyorum ozellikle. kadini ikna edesim geliyor: hayir sorun kesinlikle sizde degil, bende. mesela bir film alacak olsam sizden alirdim, konu bu degil ama. arkadasimi ariyorum. o su an f.....de. vallahi. inanin bana. yoksa siz de.......
kadin bir an supheleniyor. bilmedigini soyluyor. nasil olur, baktim haritadan buralarda. arkadasim orada su an diyorum. kaslari iniyor. orasi bir fotograf studyosu. cekimler yapiliyor diyor. ama gozlerine ciplak, kanli, oldurulmus insanlar yansiyor. yanlisiniz var, arkadasim oyle bir insan degildir demek istiyorum. arkadasim demekten de biktim aslinda. sevgilim. sevdigim adam. canim. demek istiyorum. ama kadin, asli'ymis aslinda.
kadindan binbir zorlukla ve ne halin varsa gor diyerek, f.....nin adresini aliyorum. baya gizli bi yer. bir kere giris katinda degil. saate bakiyorum. hala biraz vaktim var. keske bu surprizi yapmak yerine notlarimi bir kez daha okusaydim, sinava calissaydim diyor bir ses. sonra kapiyi caliyorum.
5.12.12
sanirim kendime dair sundan pisman oldum: keske eski sevgililerim hakkinda iyi konusan birisi olsaydim. bana yapilanlar ne kadar kotu olsa bile..
ani ve fevri davranislarimla insanlari subjektif bir sekilde harcayabiliyorum.
oysa insanlar cok daha kiymetli.
keske sabirli olabilsem.
zamana izin verebilsem.
zamanin gecmesine.
yavas degil ama sakinlikle.
tum basamaklara adimlarim degmis sekilde:
dusmek. kalkmak. gulmek. aglamak. basarmak. fail etmek. guvenmek. hep tereddut etmek. gitmek. gelmek. kahrolmak. kahretmek. cocuk olmak. cocuk dogurmak. buyumek. yaslanmak. aramak. bulamamak. kavusmak. ayrilmak. unutmak. ama hep hatirlamak. ne yazik ki hatirlamak. ve neyi unuttugunu bile hatirlamak..
ani ve fevri davranislarimla insanlari subjektif bir sekilde harcayabiliyorum.
oysa insanlar cok daha kiymetli.
keske sabirli olabilsem.
zamana izin verebilsem.
zamanin gecmesine.
yavas degil ama sakinlikle.
tum basamaklara adimlarim degmis sekilde:
dusmek. kalkmak. gulmek. aglamak. basarmak. fail etmek. guvenmek. hep tereddut etmek. gitmek. gelmek. kahrolmak. kahretmek. cocuk olmak. cocuk dogurmak. buyumek. yaslanmak. aramak. bulamamak. kavusmak. ayrilmak. unutmak. ama hep hatirlamak. ne yazik ki hatirlamak. ve neyi unuttugunu bile hatirlamak..
28.11.12
25.11.12
gordugum gercekligin icinden milyonlarca baska gercekler geciyor. evrenin her noktasinin kesisimi var. biz noktalardan olusuyoruz.
"bi duzlemde noktadan sonsuz sayida dogru gecer."
sonsuz sayida dogru mumkun. sonsuz sayida yasam gibi.
geleceginde onunla olmadigin ve oldugun, bitmesi mumkun, cocuklar dogurdugun, baska adamlara asik oldugun ve olmadigin. baska gercekler mumkun. hissediyorum. ayni anda hem suleyman demirel bulvarindaki dilaylarin evinin onunde bekleyen servisin icinde hem de findiklida alinin koltugunda uzanmis, battaniye ile isinmaya calisirken ve bi yandan ottan bulanan aklimi tek bir ana indirgeyememenin verdigi akil almaz dagilmisligi toparlayabilme cabami iceren an'i bir anda yasayabiliyorum. duramiyorum. ama her ana dagilmis hissediyorum. hissettigim: zamanin akiskanligi.
"bi duzlemde noktadan sonsuz sayida dogru gecer."
sonsuz sayida dogru mumkun. sonsuz sayida yasam gibi.
geleceginde onunla olmadigin ve oldugun, bitmesi mumkun, cocuklar dogurdugun, baska adamlara asik oldugun ve olmadigin. baska gercekler mumkun. hissediyorum. ayni anda hem suleyman demirel bulvarindaki dilaylarin evinin onunde bekleyen servisin icinde hem de findiklida alinin koltugunda uzanmis, battaniye ile isinmaya calisirken ve bi yandan ottan bulanan aklimi tek bir ana indirgeyememenin verdigi akil almaz dagilmisligi toparlayabilme cabami iceren an'i bir anda yasayabiliyorum. duramiyorum. ama her ana dagilmis hissediyorum. hissettigim: zamanin akiskanligi.
23.11.12
birisinden nefret etmek, onu affetmekten daha yorucu. hayatini kesin cizgileri arasinda, insanlara olan guvenini kaybetmis ve " evet bu sefer hangi picligi yapacaksiniz" diyerek geciren birisi icin tabi ki nefret vazgecilmez bir duygu. birisini ya seversin ya da nefret edersin. oysa aslinda icinde tek bir duygu bile istemiyorsundur. sevdigin yuk oluyor, nefret ettigin ise ofke. ofke kizgin bir toptur, dokunamazsin, bu yuzden brut agirligini hicbir zaman bilemezsin.
kotulugun en kotu noktasi arsiz olmasi falan degildi. bulasiciligiydi. sakinligini elden, iyiligi kalbinden, aklini kafandan attigin gibi kotulugu benimsersin. onu tanimak istersin. evirir cevirirsin. dusmani yakindan tanimaya calisirken bir bakmissin sen olmussun dusman. kalbinden buyuk bir ofke. dur, bu sen degilsin.
kimseyi oldurerek ya da onun uzerine basip gecerek mutluluga ulasamazsin demiyorum. ulasirsin elbet. ama huzur? sen huzuru aramiyor musun? o zaman ne isi var o ayaginin burada?!
insanlarin yuzune kalbi yansir derler. baskalari da "kalbine gore versin" deyip topu allaha sutlar. kalbinde bir insana karsi ofke varken, soyler misin nasil iyi seyler beklersin hayattan?
insanlari sevmesen, bir cocugu nasil yetistirirsin? henuz yargilamasi oturmamis cocuk dunyasinda bitki-insan-hayvan-nesne, her seyi sevebilen bir cocugu nasil yetistireceksin? hic degilse bunu dusun bi.
ne diyordum, kalbindeki yuzune, ordan da vur diline. yani sen niye bi acikgozluluk halinde yuruyosun ki. birak, koy gotune, kazik atsinlar, aldatsinlar, birak terk etsinler. sen kurallarina gore oyna, birak onlar batirsinlar, pisman olsunlar, dusunsunler, utansinlar.
dunya batmiyor ya. aldatsinlar seni, terk etsinler, baska kadinlara gitsinler senin yerine. birak bunun yukunu yapan dusunsun. sen niye her seye kontrol edip, baskalarinin yuklerini yukleniyorsun?
20.11.12
insanin her an ulasabilecegi birisi olunca, anlik zeka pariltilarini/uzuntulerini/farkindalik ve yoksunluklarini kelimelere dokemiyor. cunku "o insan"a hemen ulasiyor bunlar, bir kelime ile, soz ile. sonra dok dokebilirsen kelimelere.
eskiden, nasil oldugumu hatirlamanin bile zor oldugu o eskiden, hic kimse beni anlamayacak saniyordum.
kelimelerim, ellerimden dokulecek ve aramizda bir duvar olacak insanlarla.
duvarlar asilmayacak, savaslar cikaksa bile kimse kaleyi fethedemeyecek.
eskiden, cok degil, az once, anlasilmayacagimdan o kadar emindim ki en sevdigim soru "duymadin mi" olurdu
eskiden, sana uzanmanin yasak oldugu, senin baska kadinlara ait oldugun zamanlarda, hep susardim. susmaliydim. suyu bulandiramazdim, ne haddime! ben kucuk bir kiz cocugu, senin yaninda ise turlu uyruk kadinlar.
simdi, senden sonra, ellerime ve dillerime kenet vurmam gerekmediginde, uyumadan once isinmak icin senin ayaklarina dokundugumda, sana simarip, sana aglarken, her seyden kacip sana kosarken, ilk defa kelimesizligi yasiyordum.
ke li me ler
ne re de ler
eskiden, nasil oldugumu hatirlamanin bile zor oldugu o eskiden, hic kimse beni anlamayacak saniyordum.
kelimelerim, ellerimden dokulecek ve aramizda bir duvar olacak insanlarla.
duvarlar asilmayacak, savaslar cikaksa bile kimse kaleyi fethedemeyecek.
eskiden, cok degil, az once, anlasilmayacagimdan o kadar emindim ki en sevdigim soru "duymadin mi" olurdu
eskiden, sana uzanmanin yasak oldugu, senin baska kadinlara ait oldugun zamanlarda, hep susardim. susmaliydim. suyu bulandiramazdim, ne haddime! ben kucuk bir kiz cocugu, senin yaninda ise turlu uyruk kadinlar.
simdi, senden sonra, ellerime ve dillerime kenet vurmam gerekmediginde, uyumadan once isinmak icin senin ayaklarina dokundugumda, sana simarip, sana aglarken, her seyden kacip sana kosarken, ilk defa kelimesizligi yasiyordum.
ke li me ler
ne re de ler
19.11.12
ruya biter yalnizlikla
o kadar kotuyum ki gozyaslari icinde ama kalbimin ortasinda kocaman bir agirlikla uyandim. derimi soymak istedim. hani bir yerin acirken, baska bi yerine daha fazla acili uyaran gonderirsen ilk agri yerini fark etmezsin ya, o hesap. istedim ki dunya uzerinden silineyim. aglamak beni rahatlatmiyor. napiyim, bari derimi soyayim. elbet ölürüm eninde sonunda. ve belki bir ölürüm ki hakikaten olurum bu kez.
bana diyorsun ki pazar gunu arkadaslarimla disari cikacagim. tabi senin gibi ev kusu bi insana gore sasirtici bi plan bu. ok iyi eglenceler diyorum falan. sonra senden de degil, pinardan, o pazar gunu gorusecegin arkadasinin guya seni o gun bi kadinla tanistirma plani oldugunu ogreniyorum. diyorum ki ali yapmaz oyle sey. kadinin eblek bi surati ve aptal otesi bisiy oldugunu ogrenince, daha da emin oluyorum.
meanwhile in my uterus, iki aylik hamileyim. evli degiliz. ama cocuk dogduktan sonra bi ara evlenme planindayiz. iliskimiz baslayali baya bir sure gecmis. su anki zamanlarda degiliz. sanki biraz sikilmissin. sanki biraz uzamis..
pazar gunu, benim babam adanaya geri donuyomus. cunku haftasonu beni ziyarete gelmis falan. bi sekilde erken gitmis babam ve benim de isim erken bitmis haliyle. ben de taksime gelmisim. cunku normalde izmirde yasayan bi arkadasim o haftasonu icin istanbula gelmis, ben de bari onu goriyim diyorum. ariyorum konusuyoruz sonra fark ediyorum ki onunla ayni ortamdasin, sen-izmirli arkadas-senin bi arkadasin-tanistirmak istedigi bitki suratli salak kadin kiki'de oturuyomussunuz. telefonu kapatip seni ariyorum bu sefer, ya ben de bu taraflardayim geliyorum o zaman yanina, ordan da eve gideriz beraber falan diyorum. sana haber veriyorum. kikiye gidiyorum. ama bi bakiyorum, yoksunuz. seni ariyoum tekrar, ya biz o arada kalktik diyosun. sinirleniyorum. nerdesiniz diyorum, bilmedigim garip ve karisik bi adres tarif ediyosun ama yarim agizla. sonra seni o salak suratli kizla tanistirmaya calisan arkadasin oflayip pufluyor [telefonda duyuyorum] "anlamiyosa adresi, gelmesin iste" falan diyor. sen de papagan gibi bunu tekrarliyosun ve aslinda bakarsan cok da gelmemi istemiyosun. yoluma tas koyuyosun. sana inanamiyorum. benim senden yana guvenim tamdi bu geceye dair, sakin kendini kontrol ediliyomus gibi hissetme, tek amacim izmirden gelen arkadasimi gormekti ama nerden biliyim sizin ayni grupta takilacaginizi bu aksam diyorum. ama sinirle eve donuyorum. sana degil kendi evime.
ertesi gun izmirli arkadastan ogreniyorum ki onceki gece o salak suratli eblek kadinin icine dusmussun. yani kadin ilgiliymis, sen de onun flortozluklerine yanit vermissin. hatta kadinin evine gitmissiniz gece
kulaklarimin kanamasini istiyorum. cunku kalbim agriyor. baska bi yerimin daha da fazla agrimasi lazim.
asansore biniyorum. ustume ve tum asansore benzin dokuyorum. cakmagi yakiyorum.
bana diyorsun ki pazar gunu arkadaslarimla disari cikacagim. tabi senin gibi ev kusu bi insana gore sasirtici bi plan bu. ok iyi eglenceler diyorum falan. sonra senden de degil, pinardan, o pazar gunu gorusecegin arkadasinin guya seni o gun bi kadinla tanistirma plani oldugunu ogreniyorum. diyorum ki ali yapmaz oyle sey. kadinin eblek bi surati ve aptal otesi bisiy oldugunu ogrenince, daha da emin oluyorum.
meanwhile in my uterus, iki aylik hamileyim. evli degiliz. ama cocuk dogduktan sonra bi ara evlenme planindayiz. iliskimiz baslayali baya bir sure gecmis. su anki zamanlarda degiliz. sanki biraz sikilmissin. sanki biraz uzamis..
pazar gunu, benim babam adanaya geri donuyomus. cunku haftasonu beni ziyarete gelmis falan. bi sekilde erken gitmis babam ve benim de isim erken bitmis haliyle. ben de taksime gelmisim. cunku normalde izmirde yasayan bi arkadasim o haftasonu icin istanbula gelmis, ben de bari onu goriyim diyorum. ariyorum konusuyoruz sonra fark ediyorum ki onunla ayni ortamdasin, sen-izmirli arkadas-senin bi arkadasin-tanistirmak istedigi bitki suratli salak kadin kiki'de oturuyomussunuz. telefonu kapatip seni ariyorum bu sefer, ya ben de bu taraflardayim geliyorum o zaman yanina, ordan da eve gideriz beraber falan diyorum. sana haber veriyorum. kikiye gidiyorum. ama bi bakiyorum, yoksunuz. seni ariyoum tekrar, ya biz o arada kalktik diyosun. sinirleniyorum. nerdesiniz diyorum, bilmedigim garip ve karisik bi adres tarif ediyosun ama yarim agizla. sonra seni o salak suratli kizla tanistirmaya calisan arkadasin oflayip pufluyor [telefonda duyuyorum] "anlamiyosa adresi, gelmesin iste" falan diyor. sen de papagan gibi bunu tekrarliyosun ve aslinda bakarsan cok da gelmemi istemiyosun. yoluma tas koyuyosun. sana inanamiyorum. benim senden yana guvenim tamdi bu geceye dair, sakin kendini kontrol ediliyomus gibi hissetme, tek amacim izmirden gelen arkadasimi gormekti ama nerden biliyim sizin ayni grupta takilacaginizi bu aksam diyorum. ama sinirle eve donuyorum. sana degil kendi evime.
ertesi gun izmirli arkadastan ogreniyorum ki onceki gece o salak suratli eblek kadinin icine dusmussun. yani kadin ilgiliymis, sen de onun flortozluklerine yanit vermissin. hatta kadinin evine gitmissiniz gece
kulaklarimin kanamasini istiyorum. cunku kalbim agriyor. baska bi yerimin daha da fazla agrimasi lazim.
asansore biniyorum. ustume ve tum asansore benzin dokuyorum. cakmagi yakiyorum.
12.11.12
mihman
çok gençken içime kapandığımda, dikenlerim sadece kendime batardı. o dikenlerle baş etmesini bir şekilde becerirdim. acıklı sesler çıkarmadan, sevgi beklemeden, kendimden başka kimsenin nöbetçi eczane olmadığı kuytumda bir köpek gibi yalardım yaralarımı.
..
insan kendi yaptığı sığınağına fark etmeden bağlanıyor. onun etrafından çok fazla uzaklaşamıyor. yaptığını bozmaya, onu geri dönmemek üzere arkasında bırakmaya kıyamıyor. nereye gitsem geri döneceğimi bilmem, beni sandığımdan daha korkak yaptı.
..
insan kendi yaptığı sığınağına fark etmeden bağlanıyor. onun etrafından çok fazla uzaklaşamıyor. yaptığını bozmaya, onu geri dönmemek üzere arkasında bırakmaya kıyamıyor. nereye gitsem geri döneceğimi bilmem, beni sandığımdan daha korkak yaptı.
5.11.12
31.10.12
27.10.12
sen bu değilsin. sen neredesin. uzun zamandır görüşemiyoruz. ellerin eskisi gibi değil. bakışların uzak, aklın bulanık, dilin yorgun. yapma. güzel dostum, seni çok özledim.
beyninle kalbin arasına bir duvar örmüşsün. beynini öyle kapatmışsın ki zeki hissetmenin nasıl olduğunu unutmuşsun. ama sen benim tanıdığım en zeki kadınlardansın. elastik beynini suya atarak, adeta çocukken sakızı suda bekletme sonucunda sepsert bir sakız elde etmeni görüyoruz şu an. katı, kesin, hayalgücü sıfır, umutsuz ve yarınsız bir beynin olmuş. sert. sepsert.
oysa küçük bir odaya sahipken sadece bile, şu hayat üzerinde, öyle güzel evler yaratırdı ki o beynin.. çatısı vardı. çatısından baktığı gökyüzü. aynı gökyüzünde binlerce yıldız.
hiç baktın mı yıldızlara son zamanlarda?
mutlu değilsin. ama aşıksın. bu hikaye sana bir yerlerden tanıdık mı?
sen, henüz 16 yaşındayken, demiştin ki: içimde koşan bir at var ve bunun durdurulmasına asla izin vermeyeceğim.
woody allen gibi ilişkiyi bir köpekbalığına benzetmeyeceğim. ama seni bir atla özdeşleştirebilirim.
- they shoot horses, don't they?
sevdiğin her şey yük olmuş. karşı koymak bile yetmiyor. yine aynı şarkıyı söyle, sanki ağlar gibi kendine. sanki bir şeyler eksik hayatında. dur ve dinlen nolursun bir defa. yerinde sayarsın kaçıp gitsen de. her şey içinde.
yerinde olsaydım beni dinlerdim.
[ama sen duymadın]
beyninle kalbin arasına bir duvar örmüşsün. beynini öyle kapatmışsın ki zeki hissetmenin nasıl olduğunu unutmuşsun. ama sen benim tanıdığım en zeki kadınlardansın. elastik beynini suya atarak, adeta çocukken sakızı suda bekletme sonucunda sepsert bir sakız elde etmeni görüyoruz şu an. katı, kesin, hayalgücü sıfır, umutsuz ve yarınsız bir beynin olmuş. sert. sepsert.
oysa küçük bir odaya sahipken sadece bile, şu hayat üzerinde, öyle güzel evler yaratırdı ki o beynin.. çatısı vardı. çatısından baktığı gökyüzü. aynı gökyüzünde binlerce yıldız.
hiç baktın mı yıldızlara son zamanlarda?
mutlu değilsin. ama aşıksın. bu hikaye sana bir yerlerden tanıdık mı?
sen, henüz 16 yaşındayken, demiştin ki: içimde koşan bir at var ve bunun durdurulmasına asla izin vermeyeceğim.
woody allen gibi ilişkiyi bir köpekbalığına benzetmeyeceğim. ama seni bir atla özdeşleştirebilirim.
- they shoot horses, don't they?
sevdiğin her şey yük olmuş. karşı koymak bile yetmiyor. yine aynı şarkıyı söyle, sanki ağlar gibi kendine. sanki bir şeyler eksik hayatında. dur ve dinlen nolursun bir defa. yerinde sayarsın kaçıp gitsen de. her şey içinde.
yerinde olsaydım beni dinlerdim.
[ama sen duymadın]
24.10.12
17.10.12
11.10.12
4.10.12
3.10.12
tül perde arkasından akan şeyler: pencere. balkon. deniz. adalar. hipervijilans. ellerim. sakal. aynadaki yansımamız. bir iki üç, ne zamandan beri beyaz. ayaklar. başka hayatlar. adımlar. birleştiren/uzaklaştıran? neden kapanmıyor? sığmıyor. patlamak istiyor. şimdi şurdan bıraksam kendimi. ellerimi. geçer mi hepsi. ne gelir peki geriye. "seni özlemekten tenim acıyor." tamam saklarım cümleni.
2.9.12
28.8.12
mike mills:
Being in love with Miranda really made me hyper aware of how love isn’t just frothy, light and romantic. It tests you to your core when you’re really in love with someone and all of your shadow selves come to the foreground when you’re in that relationship. And that’s really what I wanted to talk about, so it was really a strange confluence of fiction and life.
I think at first, we both read each other’s scripts a lot and were very involved and then, as time went on, we realized that it maybe wasn’t the best use of our relationship, which is not to say that we don’t ask for feedback now and then, but I think we’re much more careful about it because truth be told, you really want the emotional support from the person more than the work support. Because you don’t want to abuse it – it’s sort of the most precious thing in the world, this person, their energy and their openness to you –, so I think we kind of naturally shifted towards something a little more…polite.
I think at first, we both read each other’s scripts a lot and were very involved and then, as time went on, we realized that it maybe wasn’t the best use of our relationship, which is not to say that we don’t ask for feedback now and then, but I think we’re much more careful about it because truth be told, you really want the emotional support from the person more than the work support. Because you don’t want to abuse it – it’s sort of the most precious thing in the world, this person, their energy and their openness to you –, so I think we kind of naturally shifted towards something a little more…polite.
27.8.12
ice land.
19.8.12
özetle bayram:
akraba, akraba, akraba, akbaba, akbaba, ak, baba, anne, dede, amca-lar, kuzen-ler, teyze-ler, kara, karafatma, fak fak fak.
17.8.12
16.8.12
13.8.12
hayat bayat aka incarnation
kendimi şu isim ve soyadla, şu tc kimlik numarasıyla, şu ülkede, hatta şu dünyada yaşıyor olmanın çok daha ötesinde bir "varlık" olarak algılayabildiğimden beri hayata karşı olan adaptasyonum ta derinden sarsıldı. evet, bunu hissediyorum, kökümden kopup da uzaklara uçan ruhum, bir kere o bedenden çıktı ve çıkabildiğini gördü, en kötüsü de ötesini gördü ya, artık bedenine dönemez.
hakikaten bu benim 7. yaşantımsa.. bi saniye nasıl olur da 7. yaşantımda hala hayatı çözememiş olurum?! mal mıyım?
bu benim 7. yaşantımsa, ki olabilir, bazen kendi [ne kadar kendi diyebilirim bilmiyorum, dide'nin] yaşantısına ait olmayan parçalar görüyorum. beliriveriyor gözümde. birden onların içine giriyorum. daha yaşamadan hiçbir şeyi, bu kadar olgun oluşumdan belliydi zaten. hayatımda ilk defa bu vakte dek bana öğretilen dini şeylerden uzaklaşabildiğimi görüyorum. tamamen uzaklaşmak olmasa da yarım kalmış/başaramamış ruhum, bu dünyaya geri dönmüş olabilir. bunu haklı buluyorum. bu yaşından büyük olgunluğu ve görmüş geçirmiş gibi tavrı da hatta buna bağlamak istiyorum. [lisedeyken, çocukken, her zaman, sana yaşından olgun olduğunu söylemediler mi? e yaşamaktan bıkmış bir olgunluk belki bu?!]
bu ali'nin 2. yaşantısıysa, yine bunu da anlarım. insanlara olan sabrından anlarım. hala iyilik diye bir şeye inanmasından anlarım. buna da şaşmam. ve enise'nin de 7. yaşantısını yaşamasına da şaşırmam. belki bu yüzden yakın hissediyoruzdur.
çünkü ben bu bedenle sınırlı değilim. buraya ait olamadığımı düşünüyordum, ben 4 yaşındayken bile hiçbir yere sığamıyordum. ama sorunu buldum: ben dayanamıyorum. yaşamaya. artık, 7.sinde bunu başarmak ve bir daha bu dünyaya dönmek istemiyorum.
bu yüzden, bildiğim tüm dinler, bildiğim tüm hikayeler, bildiğim tüm hayatlar, bildiğim tüm bedenler, bildiğim tüm yalanlar.. hepsi ama hepsi çok anlamsız şu anda. ne baki peki? ben bu değilim. ben daha büyük bir şeyin parçasıyım. şu beden, şu yüz, şu hayat. geçici. ama kendine ziyan etme. pendik'te yaşamak dert mi? sanmıyorum. insan her şeye alışıyor. bedenin buna da alışacak. sen ise, ruhum, sen her şeyin üstesinden geleceksin. ben sana güzel bir hayat ve sonunda bir daha bu dünyaya dönmeksizin tamamlanmış bir yolculuk diliyorum gelecek günlerden.
bu geçiciliği fark edince her şey o kadar saçma ki. tıp okumam falan. mesela kendimi çocuk doğurmak zorunda gibi de hissetmiyorum. bunu yaşamasam bir şey kaybetmezmişim gibi. dünya zaten kalabalık. değil mi?
anneme, suratına, bunları söylemek istiyorum.
annemsin çünkü bu hayatı yaşıyorum. bu hayatta varolduğum için, diye.
heyhat! bunun farkında olmak nasıl bir şey! nasıl bir ferahlık!
kendine not: bundan sonra hayatı, adeta tüm konuları anlayıp, tekrarlarını da tamamladığın ve artık sınava dek strese girmeden zevkle notlarını gözden geçirdiğin zamanlar gibi gör.
hayatı, strese, aceleye gelmeden yaşa.
sen yıllardır, özellikle istanbul'a geldiğinde beri, her şeyi kaçırıyormuşsun hissinde, ne kadar hızla atlıyordun.
ama bassın ayağın bir yere.
bastın mı?
şimdi dur ve an'ı hisset.
stres yapma, heyecan yapma, bir şeyi kaçırdığın falan yok, zira bu hayat zaten bayat.
hakikaten bu benim 7. yaşantımsa.. bi saniye nasıl olur da 7. yaşantımda hala hayatı çözememiş olurum?! mal mıyım?
bu benim 7. yaşantımsa, ki olabilir, bazen kendi [ne kadar kendi diyebilirim bilmiyorum, dide'nin] yaşantısına ait olmayan parçalar görüyorum. beliriveriyor gözümde. birden onların içine giriyorum. daha yaşamadan hiçbir şeyi, bu kadar olgun oluşumdan belliydi zaten. hayatımda ilk defa bu vakte dek bana öğretilen dini şeylerden uzaklaşabildiğimi görüyorum. tamamen uzaklaşmak olmasa da yarım kalmış/başaramamış ruhum, bu dünyaya geri dönmüş olabilir. bunu haklı buluyorum. bu yaşından büyük olgunluğu ve görmüş geçirmiş gibi tavrı da hatta buna bağlamak istiyorum. [lisedeyken, çocukken, her zaman, sana yaşından olgun olduğunu söylemediler mi? e yaşamaktan bıkmış bir olgunluk belki bu?!]
bu ali'nin 2. yaşantısıysa, yine bunu da anlarım. insanlara olan sabrından anlarım. hala iyilik diye bir şeye inanmasından anlarım. buna da şaşmam. ve enise'nin de 7. yaşantısını yaşamasına da şaşırmam. belki bu yüzden yakın hissediyoruzdur.
çünkü ben bu bedenle sınırlı değilim. buraya ait olamadığımı düşünüyordum, ben 4 yaşındayken bile hiçbir yere sığamıyordum. ama sorunu buldum: ben dayanamıyorum. yaşamaya. artık, 7.sinde bunu başarmak ve bir daha bu dünyaya dönmek istemiyorum.
bu yüzden, bildiğim tüm dinler, bildiğim tüm hikayeler, bildiğim tüm hayatlar, bildiğim tüm bedenler, bildiğim tüm yalanlar.. hepsi ama hepsi çok anlamsız şu anda. ne baki peki? ben bu değilim. ben daha büyük bir şeyin parçasıyım. şu beden, şu yüz, şu hayat. geçici. ama kendine ziyan etme. pendik'te yaşamak dert mi? sanmıyorum. insan her şeye alışıyor. bedenin buna da alışacak. sen ise, ruhum, sen her şeyin üstesinden geleceksin. ben sana güzel bir hayat ve sonunda bir daha bu dünyaya dönmeksizin tamamlanmış bir yolculuk diliyorum gelecek günlerden.
bu geçiciliği fark edince her şey o kadar saçma ki. tıp okumam falan. mesela kendimi çocuk doğurmak zorunda gibi de hissetmiyorum. bunu yaşamasam bir şey kaybetmezmişim gibi. dünya zaten kalabalık. değil mi?
anneme, suratına, bunları söylemek istiyorum.
annemsin çünkü bu hayatı yaşıyorum. bu hayatta varolduğum için, diye.
heyhat! bunun farkında olmak nasıl bir şey! nasıl bir ferahlık!
kendine not: bundan sonra hayatı, adeta tüm konuları anlayıp, tekrarlarını da tamamladığın ve artık sınava dek strese girmeden zevkle notlarını gözden geçirdiğin zamanlar gibi gör.
hayatı, strese, aceleye gelmeden yaşa.
sen yıllardır, özellikle istanbul'a geldiğinde beri, her şeyi kaçırıyormuşsun hissinde, ne kadar hızla atlıyordun.
ama bassın ayağın bir yere.
bastın mı?
şimdi dur ve an'ı hisset.
stres yapma, heyecan yapma, bir şeyi kaçırdığın falan yok, zira bu hayat zaten bayat.
12.8.12
10.8.12
sertralin hidroklorür ve titanyum dioksit.
çocuğum olsam, kendimi sevmezdim.
bazen.
keşke kendim için en doğrusunu bilebilsem.
sorunlardan hep ortam değiştirerek ve sorunları yoksayarak mı kaçacaksın?
daha nereye kadar?
kendine zorluk çıkarmaktan zevk mi alıyorsun?
ben seninle napacağım "kendim"?
bazen.
keşke kendim için en doğrusunu bilebilsem.
sorunlardan hep ortam değiştirerek ve sorunları yoksayarak mı kaçacaksın?
daha nereye kadar?
kendine zorluk çıkarmaktan zevk mi alıyorsun?
ben seninle napacağım "kendim"?
3.8.12
31.7.12
rüyalar, anılar kadar önemlidir. tabiri caizdir.
bazen uykularım o
kadar derin oluyor ki kendimi ve hayatımı unutarak uyanıyorum.
bembeyaz bir zihin.
korkutacak kadar uzak.
uyanıyorum ve
"seni özledim" diyorum, gülüyorsun.
komik değil bu, seni
özledim, adeta patricia franchini karakterinin söylediği gibi "uyku
hüzünlü bir şeydir: insan mecburen ayrılıyor. birlikte uyumak deniyor ama doğru
değil"
doğru değil.
uyku her zaman huzur
vermiyor. gözyaşlarıyla uyanıyorum. uyanmaya hasret olarak.
- noldu?
- rüyamda bana çok
kötü bir şey yapıyordun.
- yemeğe fazla mı tuz
koymuştum?
daha da çok
ağlıyorum. senin "kötü bir şey" olarak değerlendirdiğin şey o kadar
masum ki rüyamda sana o "kötü şey"i yaptıran bilinçaltıma kızıyorum.
kendime kızıyor, hala sana güvenmememe kızıyorum. senin yanında uyurken bile
sana ihanet edebilmeme kızıyorum. içime kapanıyorum.
yine de sarılıyorsun.
gözlerimi aralıyorum,
kapıda bir kadın, kadının kim olduğunu anlamıyorum ama daha da önemlisi kapı
bana yabancı. burası neresi, hangi oda, hangi şehirde, hangi evdeyim? bir şey
diyor bana ama anlamıyorum. inatla "hı?" diyorum. hangi dilde
konuşuyor, onu anlamalıyım önce. almanca, ingilizce, türkçe? bana endişeyle
bakıyor gözleri. annemin "kızım uyan" seslenişini anlamayıp,
tanımayacak kadar yabancılaşmışım hayata. bazen de böyle uyanıyorum işte.
sıcak istanbul sabahı
ve apartmandaki çocukların gürültüsü. gözümü açıyorum. gözlerin kapalı. bunu
zaten tahmin etmiştim. gözüm kapalıyken bile nefes alışverişlerinden tahmin
edebiliyorum artık uyanık olup olmadığını. rüyalarına ulaşamıyorum ama hala.
belki de en iyisi. sen benimkilere emin ol dokunmak istemezsin.
ben ve arkadaşlarım,
sevmediğim polislerce götürülüyoruz. o kadar korkunç işkencelere ve şiddete
maruz kalıyoruz ki yine çığlık çığlığa ve dehşet içinde uyanıyorum.
aynı gün gezdiğim bir
galeride anti-nazi işler yapmış doğu almanyalı genç sanatçıların video'ları
veya sanat eserleriyle tüylerim diken diken oluyor. beni en çok boynundan
tavana asılmış, kocaman gelinlik giymiş manken etkiliyor. karanlık odada
gösterilen siyah beyaz video'yu sonlandıramıyorum bile.
bir ileri bir geri gidip, volta attığım hastane önündeki yirmibirinci dakikama giriyorum. sol elimle sıktığım telefonum, sağ elimle vurduğum kafam. ayaklarıma bakıyorum. insanlara bakamıyorum. ağlamak ve ağlamak istiyorum. yavrusunu kaybetmiş bir hayvan kadar, vahşi. neden gelmiyorsun? neden geliyorsun? dünyanın sonunda ikamet eden bu lanet olası yerde, manage edememiştik işte kavuşmayı. sen kaybolmuştun, ben ölüyordum. ve bunların hepsi benim suçumdu. dağın suçuydu.
bir ileri bir geri gidip, volta attığım hastane önündeki yirmibirinci dakikama giriyorum. sol elimle sıktığım telefonum, sağ elimle vurduğum kafam. ayaklarıma bakıyorum. insanlara bakamıyorum. ağlamak ve ağlamak istiyorum. yavrusunu kaybetmiş bir hayvan kadar, vahşi. neden gelmiyorsun? neden geliyorsun? dünyanın sonunda ikamet eden bu lanet olası yerde, manage edememiştik işte kavuşmayı. sen kaybolmuştun, ben ölüyordum. ve bunların hepsi benim suçumdu. dağın suçuydu.
yahudi soykırım
anıtı'nın orta yerindeyim. sana dokunamıyorum, uzansam dokunurum ama dokunsam
yanacakmışım kadar kızgın ve gergin duruyorsun. sen en sevdiğim filsin ama sana
ağırlık olmaktan nefret ediyorum. neden bugünü zevkle geçiremiyoruz? önce
yolculuk öncesi gerginlik, sonrası zaten bildiğin sokaklarda attığın bilmemkaç
milyonuncu adım. yapma bunu, dur nolur, yapma. önümde yürüyorsun, o yer yer
boyumuzu aşan anıtların arasında yürüyoruz. birden başka bir yöne dönüyorum.
senin peşinden gitmekten bıktım. elimi tutup, bir çocuk gibi beni gezdirmenden,
sana yük olmaktan bıktım. her yerde boyumu aşan ve gökyüzüne doğru yükselen o
gri duvarlar. gidiyorum, bir noktada duruyor ve yere oturuyorum. ağlamak ve
ağlamak istiyorum. orada yok olmak, bir anlığına, bunu istiyorum.
beni buluyorsun.
tüm o korkunç rüyalara, uzaklıklara ve araya giren dağlara inat, beni buluyorsun.
iyi ki elimi tutuyorsun.
30.7.12
10.7.12
4.7.12
seni ve bizi düşündüğümde tek hissettiğim şey: yoğunluk.
zamanla belki başka kelimeler de bulabilecektim bu sevgimi tanımlayabilmek için. ama şimdilik yoğun, içime sığmıyor, aklımı başımdan alıyor, şaşırtıyor, gülümsetiyor, utandırıyor, uzanmak istiyor, dokunmak istiyor, öpüyor, sarılıyor ve günleri sayıyor.
bir insan bu kadar sevebilir miydi?
susuyor ve tanımadığım sokakları olan bu kente bakıyordum. birkaç haftaya bu güzel sokaklara sen de katılacaktın. adımlarımı çoğaltacak adımlarını, ellerime dolanacak ellerini, yanında uyanacağım sabahı sabırsızlıkla bekliyordum.
1.7.12
day 1 in leipzig.
ev arkadaşlarımın sanatçı çıkması herhalde şansımın göstergesi.
anna, performing arts üzerine tezini tamamlamaya çalışıyor.
sevgilisi manuel ise animasyon eğitimi alıyor.
benden önceki ev arkadaşları olan fransız alice de illüstrasyon okuyormuş. birkaç gün daha burada kalıyor.
bendeniz ise tıp öğrencisi, neuroscience gönüllüsü ve depresif kız oluyorum evde.
dün şehir merkezine varana dek anlayamadım staja geldiğimi.
şehir merkezinde, yurtdışında ilk defa tek başıma, ilk kez gördüğüm bir şehirde ve bilmediğim dilde konuşan insanlar arasında 30 kiloluk valizlerimi taşımaya çalışırken bir anda durup: ya ben napıyorum burda, dedim.
güç bela evin olduğu südvorstadt bölgesinden geçen tramvayı bulup, nihayet eve geldiğimde, çok sevimli ve kafaları rahat ev arkadaşlarım olduğunu gördüm.
dün gece 2 saatlik uykuyla şehre adım attığım için akşam kitap okurken bir anda uyuyakalmışım. tekrar hayata döndüğümde saat 11.30 olmuştu. 2 saat falan anna ve manuel ile sohbet ettim.
bugün ise uyandığımda 11.30'tu. [hayvansın rıza] şehri turlamaya çıktım. duvarlarında inanılmaz güzel grafitiler var bu şehrin. yarın sabah göte gelmeyeyim diye elimde haritamla max planck'a doğru yola çıktım. evden 15-20 dakika uzaklıkta. binanın önünde durup sinsice inceledim -.- sonra da sokakta kimsenin olmadığından emin olduğum bir an "seni yenicem max planck!" diye bağırıp kaçtım.
bugünle alakalı görme açımı güzelleştiren şu değerimizden bahsetmek istiyorum: alman erkekleri.
özellikle de bisiklet sürdükleri anlarda. bilekleri ve omuzları göründüğünde. ama çok soğuklar. yani şu koca günde bir defa laf yedim sokakta, o da yanımdan geçen arabadan geldi. ve cool alman erkeğinin doğasını bildiğim için TÜRKSÜN Dİ Mİ diye bağırmamak için zor tuttum kendimi.
şimdi yarından evvel okumam gereken tezleri okuyup, yarın max planck'a beyinli bi insan olarak gitme arzusu içindeyim. fingers crossed for tomorrow.
anna, performing arts üzerine tezini tamamlamaya çalışıyor.
sevgilisi manuel ise animasyon eğitimi alıyor.
benden önceki ev arkadaşları olan fransız alice de illüstrasyon okuyormuş. birkaç gün daha burada kalıyor.
bendeniz ise tıp öğrencisi, neuroscience gönüllüsü ve depresif kız oluyorum evde.
dün şehir merkezine varana dek anlayamadım staja geldiğimi.
şehir merkezinde, yurtdışında ilk defa tek başıma, ilk kez gördüğüm bir şehirde ve bilmediğim dilde konuşan insanlar arasında 30 kiloluk valizlerimi taşımaya çalışırken bir anda durup: ya ben napıyorum burda, dedim.
güç bela evin olduğu südvorstadt bölgesinden geçen tramvayı bulup, nihayet eve geldiğimde, çok sevimli ve kafaları rahat ev arkadaşlarım olduğunu gördüm.
dün gece 2 saatlik uykuyla şehre adım attığım için akşam kitap okurken bir anda uyuyakalmışım. tekrar hayata döndüğümde saat 11.30 olmuştu. 2 saat falan anna ve manuel ile sohbet ettim.
bugün ise uyandığımda 11.30'tu. [hayvansın rıza] şehri turlamaya çıktım. duvarlarında inanılmaz güzel grafitiler var bu şehrin. yarın sabah göte gelmeyeyim diye elimde haritamla max planck'a doğru yola çıktım. evden 15-20 dakika uzaklıkta. binanın önünde durup sinsice inceledim -.- sonra da sokakta kimsenin olmadığından emin olduğum bir an "seni yenicem max planck!" diye bağırıp kaçtım.
bugünle alakalı görme açımı güzelleştiren şu değerimizden bahsetmek istiyorum: alman erkekleri.
özellikle de bisiklet sürdükleri anlarda. bilekleri ve omuzları göründüğünde. ama çok soğuklar. yani şu koca günde bir defa laf yedim sokakta, o da yanımdan geçen arabadan geldi. ve cool alman erkeğinin doğasını bildiğim için TÜRKSÜN Dİ Mİ diye bağırmamak için zor tuttum kendimi.
şimdi yarından evvel okumam gereken tezleri okuyup, yarın max planck'a beyinli bi insan olarak gitme arzusu içindeyim. fingers crossed for tomorrow.
19.6.12
meraba sevdiğim adam,
seninleydim ve mutluluk kalbimde çözünmüştü.
bir yanım inanamıyor, bir yanım geçen günlerimizi rüyadan farksız buluyordu.
neyse ki sen ya kulağıma bir şarkı fısıldıyor, ya ayak parmaklarımı okşuyor, ya da saçımı öpüyordun.
oradaydın ve orada olmanı devamlı kılıyordun.
sadece ikimizden oluşabilecek, ve araya ne yolların ne de yılların giremeyeceği bir düzelemde,
elinden tutup kaybolmaya hazırım elbet.
ama seni çok bekledim.
seni çok istedim.
şimdi dersen, şimdi de giderim.
şimdi dersen, şimdi de şansımız artmış halde.
ellerin benim her zaman evimdi.
sadece daha yeni hoşgeldim.
12.6.12
21 yıldır bu hayatı taşıyorum
gene de şaşırdığım, nerede olduğuma inanamadığım sabahlar olabiliyor
reenkarnasyonun özünde bir ruhun birden fazla bedenden geçmesi vardır.
oysa ben daha çok şöyle hissediyorum: bir bütün ruhum, birden fazla bedene dağıtılmış.
uyku, bu noktada, bütünleşmeme yardımcı oluyor.
babamı sevebilirim, babamı kaybedebilirim, aşık olabilirim, aşık olabilirim, kendimi bulabilir veya en çok yaptığım şey gibi: inanamayabilirim.
ne zamandan beri kendimden bu kadar dışarıya çıkmaya başladım
içime sığmaz ve dolup taştım, bilmiyorum
bildiğim, hayatıma ve olan bitenlere o kadar yabancıyım
ve bir şeyler o kadar eksik ki
uyandığımda kim olduğumu unutarak başlıyorum güne.
gene de şaşırdığım, nerede olduğuma inanamadığım sabahlar olabiliyor
reenkarnasyonun özünde bir ruhun birden fazla bedenden geçmesi vardır.
oysa ben daha çok şöyle hissediyorum: bir bütün ruhum, birden fazla bedene dağıtılmış.
uyku, bu noktada, bütünleşmeme yardımcı oluyor.
babamı sevebilirim, babamı kaybedebilirim, aşık olabilirim, aşık olabilirim, kendimi bulabilir veya en çok yaptığım şey gibi: inanamayabilirim.
ne zamandan beri kendimden bu kadar dışarıya çıkmaya başladım
içime sığmaz ve dolup taştım, bilmiyorum
bildiğim, hayatıma ve olan bitenlere o kadar yabancıyım
ve bir şeyler o kadar eksik ki
uyandığımda kim olduğumu unutarak başlıyorum güne.
10.6.12
8.6.12
2.5.12
sevdiğim en güzel şarkı,
kollarını belime doladığınla ilgili olan.
parmağımı bıçakla kesmeme
ve beni apar topar hastaneye götürmemize gerek kalmadan,
her an benim farkıma var.
en güzel uykularıma yorgan ol.
en uzak geleceğime yakınlaş,
masallar, hayvanat bahçesi ve 29 ekim'le ilgili olan.
ama ilk önce
gözlerime bak,
çünkü her şey orada.
kollarını belime doladığınla ilgili olan.
parmağımı bıçakla kesmeme
ve beni apar topar hastaneye götürmemize gerek kalmadan,
her an benim farkıma var.
en güzel uykularıma yorgan ol.
en uzak geleceğime yakınlaş,
masallar, hayvanat bahçesi ve 29 ekim'le ilgili olan.
ama ilk önce
gözlerime bak,
çünkü her şey orada.
25.4.12
dedi 25 yasindaki alman kiz:
i can't imagine ever being able to love someone and then stop loving them some day and love someone else. maybe it's naive, but i really think that if i ever really fall in love with someone, it won't ever end. i will love him until my heart stops beating, no matter if the relationship works out or not.
10.4.12
7.2.12
ve oldu.
annemin son kalesi de yıkıldı.
kocasıyla bir başına kaldı.
-kocası, 74126 yıldır ağzından köpükler saçan bir köpek-
yok,
annem aslında allahıyla bir başına kaldı.
yabancı değil zaten bu prosedüre
isimleri asla vermiyor,
saatleri aman aksatmıyoruz,
kimseye bu küçük sırdan bahsetmiyoruz,
çünkü "sen genç bir kızsın ve insanlar anlamaz,
insanlar anlamaz ve sen gençsin, aslında bu doğal"
hayır diyorum, insanların nasıl göreceklerinden korkuyorsun
çünkü sen de öyle görüyorsun
hayır diyor, ben memnun bile oldum
bir anne, kızının yetersiz olmasına
aciz olmasına
memnun olabilir mi
beni kandırmayınız
yine de
inanıyorum ki
insan saatlerinde uykuya dalabileceğim
gecelerim
gözümü mutlu bir şekilde açabileceğim
sabahlarım
omuz silkip, gülümseyerek cevaplayacağım
sorularım olacak.
huzurum olacak
yarından sonra.
annemin son kalesi de yıkıldı.
kocasıyla bir başına kaldı.
-kocası, 74126 yıldır ağzından köpükler saçan bir köpek-
yok,
annem aslında allahıyla bir başına kaldı.
yabancı değil zaten bu prosedüre
isimleri asla vermiyor,
saatleri aman aksatmıyoruz,
kimseye bu küçük sırdan bahsetmiyoruz,
çünkü "sen genç bir kızsın ve insanlar anlamaz,
insanlar anlamaz ve sen gençsin, aslında bu doğal"
hayır diyorum, insanların nasıl göreceklerinden korkuyorsun
çünkü sen de öyle görüyorsun
hayır diyor, ben memnun bile oldum
bir anne, kızının yetersiz olmasına
aciz olmasına
memnun olabilir mi
beni kandırmayınız
yine de
inanıyorum ki
insan saatlerinde uykuya dalabileceğim
gecelerim
gözümü mutlu bir şekilde açabileceğim
sabahlarım
omuz silkip, gülümseyerek cevaplayacağım
sorularım olacak.
huzurum olacak
yarından sonra.
2.2.12
yıllar sonra, 2012 ocak'ını anımsayabilmek için:
çok fazla insanla görüştüm, çok fazla değişik açıdan bakabilme fırsatı kazandım, en önemlisi 94 bölümünü bir ayıma yığdığım sex and the city seanslarım vardı.
düşündüğüm tek şey ilişkiler, erkekler, kadınlar ve akıllarımızdı.
yaşları 22, 24, 29, 36 ve katlarıydı.
30.1.12
bir kere ölmem gerekiyorsa bu, bileklerimden kesilerek öldürülmek olmamalıydı, ellerimi çok kullanırım ben, bir şey anlatırken mesela, uyuşturucu kullanmıyorum tiyatroda oynamıyorum hayır, ama insanlar tarafından tamamen anlaşılabileceğimi sanmadığım için, olsa gerek, ellerimi de konuşmaya katarak bir kapı daha açıyorum karşımdakilere, mimiklerimi, ama asla kakülümden vazgeçmem mesela, çünkü o olmayınca suratım kabak gibi ortaya çıkıyor ve savunmasız hale geçiyorum anlatabiliyor muyum, o an suratım ne hissetse karşımdaki okuyabiliyor, yo hayır, asla kakülümden vazgeçmem, insanlar gerekeninden fazlasını kaldırabilir mi ki onlara daha fazlasını verelim, hiç canım, neyse, bir de mesela bir olayı anlatırken kendime dair, araya yorumlar serpiştirerek anlatırım, asla en temel haliyle bilemezsiniz hikayeyi, her hareketim arkasından yatan şeyi söylerim birkaç cümle de olsa, neden, yanlış anlaşılmaktan ödüm kopar çünkü, bir kapalı mekanlarda kalmaktan bir de yanlış anlaşılmaktan korkarım, çünkü boş yere yargılanmak istemem, yoksa eleştiri ve yargıyı da severim, tabi bu kendini açıklayarak olayları anlatma özelliğimi bir bakmışım yakın arkadaşlarımın yanında da yapmışım, sonra bir öğlen p. dedi ki bunu neden yapıyorsun seni tanımıyor muyuz, o anda farkına vardım, ben neye sahip olduğumun farkında değildim, gerçekten iyi arkadaşlarım vardı, sarılmalarının yetişmeyeceği yere cümleleri koşardı, hay bin kunduz, ne kadar farkında değiliz bazen
bazen, nasıl öleceğime o kadar odaklanırdım ki yaşadığımı fark edemezdim, bazen sadece noktalarla aram iyi olmadığı ve zaten yıllarımı beklemekle geçirdiğim için, hiç durmadan konuşurdum, bazen bir yere giderdim ve sokaklarından tanıdığım hiçbir yüz çıkmazdı, ben de korkmazdım oralarda, oralar evim olurdu, ve bazen sadece yalnız kalmak için uyurdum ama bazen de yalnızlığımdan kaçmak için, ama her şekilde de huzuru arardım.
18.1.12
17.1.12
hoşlandığı erkeğin sevgili yaptığını veya eski sevgilisine geri döndüğünü öğrenen bir kızın yapacağı ilk iş, kızın kim olduğunu stalk'lamak. yapılacak ikinci iş ise bu stalkerlığın sonucunda ulaşılan fotoğrafta bir çirkinlikle karşılaşmayı dilemek. üçüncü adım ise çirkin bir kız görüp, üzülmek. "o çirkin kız bile" elinde tutabilirken o adamı, sen tutamıyorsundur. çirkin kız, çirkinliğinin haddini bilmeden, senin masalının içine dalmıştır, sıçmıştır.
bugün, stalk'layarak ulaşılan tüm bu hevesi kursağında bırakma kızlarının ortak bir noktası olduğunu fark etmemi, neslihan sağladı: saçları uzun, onunla yarışamam. uzun ve parlak ve hacimli saçları var.
oysa ben ellerimi saçıma atıyorum, tam boynumda kalıyorlar. ensemi soğuktan korumak için bir atkıya ihtiyacım var. en son ne zaman saçım uzundu, hatırlamıyorum. canım sıkıldıkça, saçımda gözüme batan bir yer olunca, elime makası alır keserim. bence sorun yok, bence her şey iyi.
hangi erkeğe sorduysam, bir anlık düşünmeden sonra "hakikaten haaa. böyle bir şey var mı yoksa" dediler. gözlerimi devirip, işte benim sorum da buydu, dedim. ama aslında tam da o an, sorunun cevabını aldım. resmen böyle bir şey vardı. en mantıklı açıklamam şu olabildi: uzun saçlı kadınlar, hacimsel olarak daha çok yer kapladıklarından ve göze daha büyük göründüklerinden, unutulmaları daha zor oluyordu. 1970'li yıllardan kalma the way we were filminde kıvırcık saçları kadar karışık kafalı katy'nin, düz saçlı ve düz bir kıza tercih edilme hali, 2010'lu yıllara gelindiğinde kısa saçlı kadının asla "the one" olamamasına tekabül ediyordu.
kadın, dişi olmalıydı. dişi olmak bütünlük istiyordu. ve saçlarını türlü deneysellikler veya hevesler uğruna aniden kestirmemeliydi. hiçbir yerde yazılı olarak geçmese de erkeklerin genetiklerine dek işlemiş bu genelgeçer kurallar yüzünden, o unutulamayan ve vazgeçilmeyen eski kız arkadaşlar hep saçları uzun kadınlardan çıkıyordu. çünkü tüm bunların farkında olup, bunları kabul edip de saçını hala kısa kestiren kadında, bir şey vardır, bir defect, anlatabiliyor muyum?
cevabımı aldım: tüm olay, güçlü olmak. bir kadın olarak güçlü bir egon varsa, hiçbir erkek seninle uğraşmak istemiyor. vazgeçilmez olmuyorsun çünkü sen zaten kendi kendine yeten bir kadınsın. güçlü kadın da klasik kadın argümanına ters olarak deneysel takılır, kafasına eser saçını keser, onu yapar bunu yapar. sonra da kimse o kadınla ayrıldığında, o kadından vazgeçtiğinde onun için üzülmez. kimse onu düşünmez. çünkü o kendine yeter. ne olacak canım, güçlü bir kadın değil miydi o?
hamiş: oysa hepimizin istediği bir emrivakidir.
bugün, stalk'layarak ulaşılan tüm bu hevesi kursağında bırakma kızlarının ortak bir noktası olduğunu fark etmemi, neslihan sağladı: saçları uzun, onunla yarışamam. uzun ve parlak ve hacimli saçları var.
oysa ben ellerimi saçıma atıyorum, tam boynumda kalıyorlar. ensemi soğuktan korumak için bir atkıya ihtiyacım var. en son ne zaman saçım uzundu, hatırlamıyorum. canım sıkıldıkça, saçımda gözüme batan bir yer olunca, elime makası alır keserim. bence sorun yok, bence her şey iyi.
hangi erkeğe sorduysam, bir anlık düşünmeden sonra "hakikaten haaa. böyle bir şey var mı yoksa" dediler. gözlerimi devirip, işte benim sorum da buydu, dedim. ama aslında tam da o an, sorunun cevabını aldım. resmen böyle bir şey vardı. en mantıklı açıklamam şu olabildi: uzun saçlı kadınlar, hacimsel olarak daha çok yer kapladıklarından ve göze daha büyük göründüklerinden, unutulmaları daha zor oluyordu. 1970'li yıllardan kalma the way we were filminde kıvırcık saçları kadar karışık kafalı katy'nin, düz saçlı ve düz bir kıza tercih edilme hali, 2010'lu yıllara gelindiğinde kısa saçlı kadının asla "the one" olamamasına tekabül ediyordu.
kadın, dişi olmalıydı. dişi olmak bütünlük istiyordu. ve saçlarını türlü deneysellikler veya hevesler uğruna aniden kestirmemeliydi. hiçbir yerde yazılı olarak geçmese de erkeklerin genetiklerine dek işlemiş bu genelgeçer kurallar yüzünden, o unutulamayan ve vazgeçilmeyen eski kız arkadaşlar hep saçları uzun kadınlardan çıkıyordu. çünkü tüm bunların farkında olup, bunları kabul edip de saçını hala kısa kestiren kadında, bir şey vardır, bir defect, anlatabiliyor muyum?
cevabımı aldım: tüm olay, güçlü olmak. bir kadın olarak güçlü bir egon varsa, hiçbir erkek seninle uğraşmak istemiyor. vazgeçilmez olmuyorsun çünkü sen zaten kendi kendine yeten bir kadınsın. güçlü kadın da klasik kadın argümanına ters olarak deneysel takılır, kafasına eser saçını keser, onu yapar bunu yapar. sonra da kimse o kadınla ayrıldığında, o kadından vazgeçtiğinde onun için üzülmez. kimse onu düşünmez. çünkü o kendine yeter. ne olacak canım, güçlü bir kadın değil miydi o?
hamiş: oysa hepimizin istediği bir emrivakidir.
16.1.12
hep aceleleri vardı: sevmeleri gereken başka kadınlar, sevişmek istedikleri başka insanlar, geçmişten kalan kalp kırgınlıkları, yetişmeleri gereken işleri, gitmek zorunda kaldıkları şehirler, karşılarında yeni fırsatlar, okumaları gereken okullar, yurtdışı stajları, aile sorunları, öpmek istedikleri başka dudaklar, birtakım sınavlar, arada yollar, mevsim ve coğrafya farklılıkları, yaş farkları, asla unutulmayan eski sevgilileri ve hızlı adımları.
çok tatlı sözleri vardı. ikna edici olurlardı ve özellikle sabahları gülümseten "günaydın"ları, öpücükleri, kahvaltıları, akşam yemekleri, çayları ve en nihayetinde elvedaları vardı.
hayatıma aldığım, almaya niyetlendiğim tüm erkekler tatlı tatlı konuşurken, aramıza birden aciliyetleri girerdi. hep yapmaları gereken bir şeyler vardı. ve ben o şeylerin arkasında kalırdım. tüm bu esnada sevildiklerini fark etmezlerdi bile. sevmeyi de bazen akıl ederlerdi zaten..
çok tatlı sözleri vardı. ikna edici olurlardı ve özellikle sabahları gülümseten "günaydın"ları, öpücükleri, kahvaltıları, akşam yemekleri, çayları ve en nihayetinde elvedaları vardı.
hayatıma aldığım, almaya niyetlendiğim tüm erkekler tatlı tatlı konuşurken, aramıza birden aciliyetleri girerdi. hep yapmaları gereken bir şeyler vardı. ve ben o şeylerin arkasında kalırdım. tüm bu esnada sevildiklerini fark etmezlerdi bile. sevmeyi de bazen akıl ederlerdi zaten..
14.1.12
(…) birden en sevmediği kadın türlerinden birisine dönüşmüştü. ya da elinde olmayan bir şekilde üzerine bir güzellik çökmüştü. oysa en sağlıklısı, yalnız kalması ve kendine vakit ayırması olacakken, inanılmaz bir hızla erkekleri etkiliyordu. tüm o erkeklerin arasında kalıp, bir yandan hangisini seçeceğini bilemez iken bir yandan da ilgisini kaybediyordu. açıkçası dünyanın en anlamsız hareketlerinden birisini yapıyordu.
mesela matthew.. dinleyen bir erkekti ama ne kadarını duyuyor bilinmezdi. en azından çabalıyor ve yanında olmak istiyordu. kararlıydı ve bu kararlılığı ilk anda insanı soğutan bir şeyken, biraz zamana tabi tutulunca akıp gitmeyi sağlıyordu. sanki kararlılığıyla beraber o da büyüyor, devleşiyordu. öteki zamanlarda hangi ebatlarda olduğuna değinmeyeceğim. denedi, gerçekten başka erkeklerle eğlenmeye, gülmeye çalıştı. ama yapamadı. tamam matthew ileyken de her an gülmüyordu. ama çok garip bir şekilde, çok farklı arkadaşlarının ağzından “matthew” ismi çıkıyordu. bir şey 40 defa söylenirse olurmuş ya, matthew ve onun beraber olma ihtimalini 23 defa söylemişlerdir. ama o kadar üşeniyordu ki.. ve eğer üşeniyorsa, bir şeyler yeterli seviyede değildi. bu yüzden duruyordu. tüm kararsızlıklarının ortasında duruyordu. durmalıydı. matthew, kararlı ve etrafı da eminliklerle dolu iken, bunu ona yapamazdı. matt, ne istediğini bilirken ve o ne istediğini bile bilmezken, adım atamazdı. işte bu, en büyük haksızlıktı. (…)
mesela matthew.. dinleyen bir erkekti ama ne kadarını duyuyor bilinmezdi. en azından çabalıyor ve yanında olmak istiyordu. kararlıydı ve bu kararlılığı ilk anda insanı soğutan bir şeyken, biraz zamana tabi tutulunca akıp gitmeyi sağlıyordu. sanki kararlılığıyla beraber o da büyüyor, devleşiyordu. öteki zamanlarda hangi ebatlarda olduğuna değinmeyeceğim. denedi, gerçekten başka erkeklerle eğlenmeye, gülmeye çalıştı. ama yapamadı. tamam matthew ileyken de her an gülmüyordu. ama çok garip bir şekilde, çok farklı arkadaşlarının ağzından “matthew” ismi çıkıyordu. bir şey 40 defa söylenirse olurmuş ya, matthew ve onun beraber olma ihtimalini 23 defa söylemişlerdir. ama o kadar üşeniyordu ki.. ve eğer üşeniyorsa, bir şeyler yeterli seviyede değildi. bu yüzden duruyordu. tüm kararsızlıklarının ortasında duruyordu. durmalıydı. matthew, kararlı ve etrafı da eminliklerle dolu iken, bunu ona yapamazdı. matt, ne istediğini bilirken ve o ne istediğini bile bilmezken, adım atamazdı. işte bu, en büyük haksızlıktı. (…)
8.1.12
bir seyleri degistirmek isterdim. ecetem 20 yasinda “butun kadinlarin kafasi karisiktir”i yazdiysa ben de yapabilirdim. ama kelimeleri kaybettigimi cok gec fark ettim. bugun. mesela. yillar gecmisti ve hala olmemistik. hala asik olmamistim. delirmemistim. cocuk dogurmamistim. napmistim? beklemistim, denemistim, yanilmistim ve aglamistim. bazen o kadar cok uzulmustum ki ölürüm sanmistim. oysa sadece bir ölmüştüm, adeta hakikaten olmuştum. bu dunyaya geldigim anda ölüydüm ben. ben burayi beklemiyordum. ben dogmadan once cok cok farkli bir yasam ideam vardi.
2.1.12
bugun vapurda giderken sunu dusundum: hangisi daha kapsayan? affetmek mi, unutmak mi?
bir seyi unutunca onu affetmis sayiliyor muyuz? yoksa affetsek de unutamamamiz mi daha dogal?
it depends on the people.
benim üzerimizdeki lanet her seyi hatirlamak. unutabilirim o siralar neler hissettigimi, neden guldugumu. ama anlari asla unutamam. 13 yasimin bir öğleni ve 19 yasimin bir aksami. bunlarin ikisi ayni uzaklikta.
affetmek konusunda da erdemli oldugumu soylenemem. bir olayin tazeligi surerken affedemem. cok seyi affederim. cok kusur icin ozur bulurum. ama bir sınır var. isler onu gectigi an artik geri donusu yoktur. sen olebilirsin. artik zerre onemin yoktur.
affetmek, soyle oluyor sanirim, buyuklerimin anlattiklarindan anladigim kadariyla: bir seye verdigin onemi azaltiyorsun.
bir seyi unutunca onu affetmis sayiliyor muyuz? yoksa affetsek de unutamamamiz mi daha dogal?
it depends on the people.
benim üzerimizdeki lanet her seyi hatirlamak. unutabilirim o siralar neler hissettigimi, neden guldugumu. ama anlari asla unutamam. 13 yasimin bir öğleni ve 19 yasimin bir aksami. bunlarin ikisi ayni uzaklikta.
affetmek konusunda da erdemli oldugumu soylenemem. bir olayin tazeligi surerken affedemem. cok seyi affederim. cok kusur icin ozur bulurum. ama bir sınır var. isler onu gectigi an artik geri donusu yoktur. sen olebilirsin. artik zerre onemin yoktur.
affetmek, soyle oluyor sanirim, buyuklerimin anlattiklarindan anladigim kadariyla: bir seye verdigin onemi azaltiyorsun.
onem azalinca icinde o olaya dair olan agirlik hafifliyor. an geliyor ki o agirlik ucup gidiyor. sen onu affediyorsun. bu diger affetmelerden farkli. sinene cekmiyorsun bunu. tartisiyor kiziyor ve bagiriyorsun. an geliyor hepsi yok oluyor ve yuzunde mustehzi bir gulumseme kaliyor. onu anliyorsun. bir insan olarak seni sevmemis olan babani anliyorsun. herkes sevebilmek zorunda degil. seninle iliskisinin adini koymayan ve ozgur takilan erkegin, evlilik haberini duymayi kaldirabiliyorsun. o her zaman evlilik dusunuyordu ama sen hic oyle bir secenek olmadin onun icin. beraber yasamak uzere ev baktiginiz gunlerde, seni birden hayatindan cikaran, aramayip sormayarak iliskiyi bitiren eski sevgilini anliyorsun.
“forgiven perhaps, forgotten never” diyen astro chart’im bir yana, ”just because you’ve forgotten, doesn’t mean you’re forgiven“ diyen arcade fire sarkisi bir yana.. ben ellerimi aciyorum ve derin bir nefes alıyorum. bir tek sunları biliyorum:
herkes affedilmeyi hak etmez ve
unutmak, birisine yapacaginiz en kotu seydir.
herkes affedilmeyi hak etmez ve
unutmak, birisine yapacaginiz en kotu seydir.
19.12.11
en net sekilde su an'i hatirliyorum ve sanirim seninle yitip gittigi icin bir tek onu ozluyorum: beraber uyudugumuz 20 kusur geceden tek birinde yapabildigiz pillow talk. yataga enlemesine uzanmisiz. neyden bahsettigimizi gercekten hatirlamiyorum ama sen sesini bir canavar sesi gibi yapip "sozde" beni öldürüyorsun. mesela isiriyorsun, opuyorsun, nefes almiyorum, yine opuyorsun. o an daha cok sey gibiydi: ben cocukken babam yorgani ustume ortmeye gelir. bir sey olmustur ve moralim bozuktur. beni eglendirmek icin canavar taklidi yapar. sesi kalinlasir. gidiklamaya baslar beni. ben de guya ondan korkmusum gibi yorganin altina daha da saklanirim. ama kikir kikir da gulerim. sen beni optugunde kikir kikir guluyorum. bir an simarik bir kiz cocugu firliyor icimden. o an cok ozel. o bir anlik firlama ani. birkac hafta sonra bir gece "umarim bu dunyaya bir seyler katabilirim" diyorsun. bilimsel calismalarindan bahsediyorsun. adim gibi biliyorum. ama bir an bu istegin inanilmaz saf geliyor. bir cocugun isteklerinin safliginda. en azindan, diyorum, d...g... diye birisinin hayatina mutlu bir donem getirmis oldun. elini yanagima uzaniyorsun beni opmek icin. ama elin islaniyor. aa aglama diyorsun sasirip. ama bunlar uzun zamanin aksine, mutluluk gozyaslari. 4 gun sonra beni terk ediyorsun. kalkiyorum yanindan. cikiyorum starbuckstan. elimde poset. yoldan karsiya gecerken "iste tam bu anda araba carpmaliydi" diyorum. es geciyor carpmiyor. ilk koseyi doner donmez duvara yaslanip aglamaya basliyorum. saat aksam 8. sokak kalabalik. ben yavrusunu kaybetmis hayvan vahsiliginde agliyorum. sonra yoluma devam ediyorum. eve girene dek 2 teyze yolumu kesip "neyin var kizim" diyorlar. ne diyebilirim ki. ben en cok anneme sarilip aglamak isterim ama anneme ne diyebilirim ki. eve giriyorum. kendi evim degil. merve'nin evi. ayakkabilarimi nasil cikariyorum hatirlamiyorum. salonun ortasinda bir sigara yakip araliksiz 10 dakika kufrediyorum. her kurdugum cumleyi, senden yaptigim her alintiyi bir kufurle sonlandiriyorum. sonra oturuyorum. daha sonrasini hatirlamiyorum. simdi uyuyorum.
29.11.11
yol

ne kadar üzgün zamanlarım vardı. sanki gittiğim her yolculuktan evvel arkamdan dökülen sularla beraber tüm o üzüntüler, aylar, yıllar, evler, yastıklar silindi. gördüğüm her yeni şehirde, bir sokak daha kattım kendime. bu yüzdendir işte şehirlerin haritalarını biriktirmem. ve yolları asla unutmamamdan bilmem bahsetmeme gerek var mı. dinlediğim en güzel şarkılar temmuzun son gününe, gördüğüm en güzel gün batımı istanbulun denizine düşmüş. ne kadar çok üzüldüm! bazen üzülerek öleceğimi düşünürdüm. belki gelecekte hala üzgün olacağım ama en azından şu anda mutluyum. hayatımın en mutlu senesiydin 2011. yavaş yavaş sonuna geliyoruz ve ben seni çok özleyeceğim. 2012 asla senin kadar eğlenceli geçemez, biliyorum, bir insan, yılda 2 defa paris’te nefes alır mı? durup amsterdam’da nefessiz kalır mı? barcelona güneşinde gülüşünü parlatır mı? hiç durduk yerden, hayatına güzel bir insan buyur eder mi? aldım, kaldım, parlattım, ettim. daha çok görmem, gezmem ve öğrenmem lazım. bana en güzel gülümsemesiyle vuran hafızama, kendi başına kalma fırsatı tanımaksızın, adımlarıma takılan rüzgara bakmaksızın, yollara dökülmem lazım. çünkü yol sana kendini verir.
24.11.11
hayatımda ilk defa rüyalarımdan hafif uyanıyorum.
çünkü artık uyandığımda, bir dakika süresince falan adımı-soyadımı-hayatımı hatırlamam gerekiyor.
tanıdık bir koku, gülümseme, isim, ses, ışık altında uyanmıyorum.
yastıkların ve çarşafların da üzerinde bir bulutum.
hatırladıklarım: sarı, güneş, kirpik, kapalı gün, gülümseme, gri iç çamaşırı, ellerim, gözümü kırpamadığım bir gece, "tanrım burada ne işim var?!" düşüncesi, çarşafın güzel rengi, gözlerimin garip sevgisi, ellerinin garip yumuşaklığı.
çünkü artık uyandığımda, bir dakika süresince falan adımı-soyadımı-hayatımı hatırlamam gerekiyor.
tanıdık bir koku, gülümseme, isim, ses, ışık altında uyanmıyorum.
yastıkların ve çarşafların da üzerinde bir bulutum.
hatırladıklarım: sarı, güneş, kirpik, kapalı gün, gülümseme, gri iç çamaşırı, ellerim, gözümü kırpamadığım bir gece, "tanrım burada ne işim var?!" düşüncesi, çarşafın güzel rengi, gözlerimin garip sevgisi, ellerinin garip yumuşaklığı.
Subscribe to:
Posts (Atom)





