Being in love with Miranda really made me hyper aware of how love isn’t just frothy, light and romantic. It tests you to your core when you’re really in love with someone and all of your shadow selves come to the foreground when you’re in that relationship. And that’s really what I wanted to talk about, so it was really a strange confluence of fiction and life.
I think at first, we both read each other’s scripts a lot and were very involved and then, as time went on, we realized that it maybe wasn’t the best use of our relationship, which is not to say that we don’t ask for feedback now and then, but I think we’re much more careful about it because truth be told, you really want the emotional support from the person more than the work support. Because you don’t want to abuse it – it’s sort of the most precious thing in the world, this person, their energy and their openness to you –, so I think we kind of naturally shifted towards something a little more…polite.
28.8.12
27.8.12
ice land.
19.8.12
özetle bayram:
akraba, akraba, akraba, akbaba, akbaba, ak, baba, anne, dede, amca-lar, kuzen-ler, teyze-ler, kara, karafatma, fak fak fak.
17.8.12
16.8.12
13.8.12
hayat bayat aka incarnation
kendimi şu isim ve soyadla, şu tc kimlik numarasıyla, şu ülkede, hatta şu dünyada yaşıyor olmanın çok daha ötesinde bir "varlık" olarak algılayabildiğimden beri hayata karşı olan adaptasyonum ta derinden sarsıldı. evet, bunu hissediyorum, kökümden kopup da uzaklara uçan ruhum, bir kere o bedenden çıktı ve çıkabildiğini gördü, en kötüsü de ötesini gördü ya, artık bedenine dönemez.
hakikaten bu benim 7. yaşantımsa.. bi saniye nasıl olur da 7. yaşantımda hala hayatı çözememiş olurum?! mal mıyım?
bu benim 7. yaşantımsa, ki olabilir, bazen kendi [ne kadar kendi diyebilirim bilmiyorum, dide'nin] yaşantısına ait olmayan parçalar görüyorum. beliriveriyor gözümde. birden onların içine giriyorum. daha yaşamadan hiçbir şeyi, bu kadar olgun oluşumdan belliydi zaten. hayatımda ilk defa bu vakte dek bana öğretilen dini şeylerden uzaklaşabildiğimi görüyorum. tamamen uzaklaşmak olmasa da yarım kalmış/başaramamış ruhum, bu dünyaya geri dönmüş olabilir. bunu haklı buluyorum. bu yaşından büyük olgunluğu ve görmüş geçirmiş gibi tavrı da hatta buna bağlamak istiyorum. [lisedeyken, çocukken, her zaman, sana yaşından olgun olduğunu söylemediler mi? e yaşamaktan bıkmış bir olgunluk belki bu?!]
bu ali'nin 2. yaşantısıysa, yine bunu da anlarım. insanlara olan sabrından anlarım. hala iyilik diye bir şeye inanmasından anlarım. buna da şaşmam. ve enise'nin de 7. yaşantısını yaşamasına da şaşırmam. belki bu yüzden yakın hissediyoruzdur.
çünkü ben bu bedenle sınırlı değilim. buraya ait olamadığımı düşünüyordum, ben 4 yaşındayken bile hiçbir yere sığamıyordum. ama sorunu buldum: ben dayanamıyorum. yaşamaya. artık, 7.sinde bunu başarmak ve bir daha bu dünyaya dönmek istemiyorum.
bu yüzden, bildiğim tüm dinler, bildiğim tüm hikayeler, bildiğim tüm hayatlar, bildiğim tüm bedenler, bildiğim tüm yalanlar.. hepsi ama hepsi çok anlamsız şu anda. ne baki peki? ben bu değilim. ben daha büyük bir şeyin parçasıyım. şu beden, şu yüz, şu hayat. geçici. ama kendine ziyan etme. pendik'te yaşamak dert mi? sanmıyorum. insan her şeye alışıyor. bedenin buna da alışacak. sen ise, ruhum, sen her şeyin üstesinden geleceksin. ben sana güzel bir hayat ve sonunda bir daha bu dünyaya dönmeksizin tamamlanmış bir yolculuk diliyorum gelecek günlerden.
bu geçiciliği fark edince her şey o kadar saçma ki. tıp okumam falan. mesela kendimi çocuk doğurmak zorunda gibi de hissetmiyorum. bunu yaşamasam bir şey kaybetmezmişim gibi. dünya zaten kalabalık. değil mi?
anneme, suratına, bunları söylemek istiyorum.
annemsin çünkü bu hayatı yaşıyorum. bu hayatta varolduğum için, diye.
heyhat! bunun farkında olmak nasıl bir şey! nasıl bir ferahlık!
kendine not: bundan sonra hayatı, adeta tüm konuları anlayıp, tekrarlarını da tamamladığın ve artık sınava dek strese girmeden zevkle notlarını gözden geçirdiğin zamanlar gibi gör.
hayatı, strese, aceleye gelmeden yaşa.
sen yıllardır, özellikle istanbul'a geldiğinde beri, her şeyi kaçırıyormuşsun hissinde, ne kadar hızla atlıyordun.
ama bassın ayağın bir yere.
bastın mı?
şimdi dur ve an'ı hisset.
stres yapma, heyecan yapma, bir şeyi kaçırdığın falan yok, zira bu hayat zaten bayat.
hakikaten bu benim 7. yaşantımsa.. bi saniye nasıl olur da 7. yaşantımda hala hayatı çözememiş olurum?! mal mıyım?
bu benim 7. yaşantımsa, ki olabilir, bazen kendi [ne kadar kendi diyebilirim bilmiyorum, dide'nin] yaşantısına ait olmayan parçalar görüyorum. beliriveriyor gözümde. birden onların içine giriyorum. daha yaşamadan hiçbir şeyi, bu kadar olgun oluşumdan belliydi zaten. hayatımda ilk defa bu vakte dek bana öğretilen dini şeylerden uzaklaşabildiğimi görüyorum. tamamen uzaklaşmak olmasa da yarım kalmış/başaramamış ruhum, bu dünyaya geri dönmüş olabilir. bunu haklı buluyorum. bu yaşından büyük olgunluğu ve görmüş geçirmiş gibi tavrı da hatta buna bağlamak istiyorum. [lisedeyken, çocukken, her zaman, sana yaşından olgun olduğunu söylemediler mi? e yaşamaktan bıkmış bir olgunluk belki bu?!]
bu ali'nin 2. yaşantısıysa, yine bunu da anlarım. insanlara olan sabrından anlarım. hala iyilik diye bir şeye inanmasından anlarım. buna da şaşmam. ve enise'nin de 7. yaşantısını yaşamasına da şaşırmam. belki bu yüzden yakın hissediyoruzdur.
çünkü ben bu bedenle sınırlı değilim. buraya ait olamadığımı düşünüyordum, ben 4 yaşındayken bile hiçbir yere sığamıyordum. ama sorunu buldum: ben dayanamıyorum. yaşamaya. artık, 7.sinde bunu başarmak ve bir daha bu dünyaya dönmek istemiyorum.
bu yüzden, bildiğim tüm dinler, bildiğim tüm hikayeler, bildiğim tüm hayatlar, bildiğim tüm bedenler, bildiğim tüm yalanlar.. hepsi ama hepsi çok anlamsız şu anda. ne baki peki? ben bu değilim. ben daha büyük bir şeyin parçasıyım. şu beden, şu yüz, şu hayat. geçici. ama kendine ziyan etme. pendik'te yaşamak dert mi? sanmıyorum. insan her şeye alışıyor. bedenin buna da alışacak. sen ise, ruhum, sen her şeyin üstesinden geleceksin. ben sana güzel bir hayat ve sonunda bir daha bu dünyaya dönmeksizin tamamlanmış bir yolculuk diliyorum gelecek günlerden.
bu geçiciliği fark edince her şey o kadar saçma ki. tıp okumam falan. mesela kendimi çocuk doğurmak zorunda gibi de hissetmiyorum. bunu yaşamasam bir şey kaybetmezmişim gibi. dünya zaten kalabalık. değil mi?
anneme, suratına, bunları söylemek istiyorum.
annemsin çünkü bu hayatı yaşıyorum. bu hayatta varolduğum için, diye.
heyhat! bunun farkında olmak nasıl bir şey! nasıl bir ferahlık!
kendine not: bundan sonra hayatı, adeta tüm konuları anlayıp, tekrarlarını da tamamladığın ve artık sınava dek strese girmeden zevkle notlarını gözden geçirdiğin zamanlar gibi gör.
hayatı, strese, aceleye gelmeden yaşa.
sen yıllardır, özellikle istanbul'a geldiğinde beri, her şeyi kaçırıyormuşsun hissinde, ne kadar hızla atlıyordun.
ama bassın ayağın bir yere.
bastın mı?
şimdi dur ve an'ı hisset.
stres yapma, heyecan yapma, bir şeyi kaçırdığın falan yok, zira bu hayat zaten bayat.
12.8.12
10.8.12
sertralin hidroklorür ve titanyum dioksit.
çocuğum olsam, kendimi sevmezdim.
bazen.
keşke kendim için en doğrusunu bilebilsem.
sorunlardan hep ortam değiştirerek ve sorunları yoksayarak mı kaçacaksın?
daha nereye kadar?
kendine zorluk çıkarmaktan zevk mi alıyorsun?
ben seninle napacağım "kendim"?
bazen.
keşke kendim için en doğrusunu bilebilsem.
sorunlardan hep ortam değiştirerek ve sorunları yoksayarak mı kaçacaksın?
daha nereye kadar?
kendine zorluk çıkarmaktan zevk mi alıyorsun?
ben seninle napacağım "kendim"?
3.8.12
31.7.12
rüyalar, anılar kadar önemlidir. tabiri caizdir.
bazen uykularım o
kadar derin oluyor ki kendimi ve hayatımı unutarak uyanıyorum.
bembeyaz bir zihin.
korkutacak kadar uzak.
uyanıyorum ve
"seni özledim" diyorum, gülüyorsun.
komik değil bu, seni
özledim, adeta patricia franchini karakterinin söylediği gibi "uyku
hüzünlü bir şeydir: insan mecburen ayrılıyor. birlikte uyumak deniyor ama doğru
değil"
doğru değil.
uyku her zaman huzur
vermiyor. gözyaşlarıyla uyanıyorum. uyanmaya hasret olarak.
- noldu?
- rüyamda bana çok
kötü bir şey yapıyordun.
- yemeğe fazla mı tuz
koymuştum?
daha da çok
ağlıyorum. senin "kötü bir şey" olarak değerlendirdiğin şey o kadar
masum ki rüyamda sana o "kötü şey"i yaptıran bilinçaltıma kızıyorum.
kendime kızıyor, hala sana güvenmememe kızıyorum. senin yanında uyurken bile
sana ihanet edebilmeme kızıyorum. içime kapanıyorum.
yine de sarılıyorsun.
gözlerimi aralıyorum,
kapıda bir kadın, kadının kim olduğunu anlamıyorum ama daha da önemlisi kapı
bana yabancı. burası neresi, hangi oda, hangi şehirde, hangi evdeyim? bir şey
diyor bana ama anlamıyorum. inatla "hı?" diyorum. hangi dilde
konuşuyor, onu anlamalıyım önce. almanca, ingilizce, türkçe? bana endişeyle
bakıyor gözleri. annemin "kızım uyan" seslenişini anlamayıp,
tanımayacak kadar yabancılaşmışım hayata. bazen de böyle uyanıyorum işte.
sıcak istanbul sabahı
ve apartmandaki çocukların gürültüsü. gözümü açıyorum. gözlerin kapalı. bunu
zaten tahmin etmiştim. gözüm kapalıyken bile nefes alışverişlerinden tahmin
edebiliyorum artık uyanık olup olmadığını. rüyalarına ulaşamıyorum ama hala.
belki de en iyisi. sen benimkilere emin ol dokunmak istemezsin.
ben ve arkadaşlarım,
sevmediğim polislerce götürülüyoruz. o kadar korkunç işkencelere ve şiddete
maruz kalıyoruz ki yine çığlık çığlığa ve dehşet içinde uyanıyorum.
aynı gün gezdiğim bir
galeride anti-nazi işler yapmış doğu almanyalı genç sanatçıların video'ları
veya sanat eserleriyle tüylerim diken diken oluyor. beni en çok boynundan
tavana asılmış, kocaman gelinlik giymiş manken etkiliyor. karanlık odada
gösterilen siyah beyaz video'yu sonlandıramıyorum bile.
bir ileri bir geri gidip, volta attığım hastane önündeki yirmibirinci dakikama giriyorum. sol elimle sıktığım telefonum, sağ elimle vurduğum kafam. ayaklarıma bakıyorum. insanlara bakamıyorum. ağlamak ve ağlamak istiyorum. yavrusunu kaybetmiş bir hayvan kadar, vahşi. neden gelmiyorsun? neden geliyorsun? dünyanın sonunda ikamet eden bu lanet olası yerde, manage edememiştik işte kavuşmayı. sen kaybolmuştun, ben ölüyordum. ve bunların hepsi benim suçumdu. dağın suçuydu.
bir ileri bir geri gidip, volta attığım hastane önündeki yirmibirinci dakikama giriyorum. sol elimle sıktığım telefonum, sağ elimle vurduğum kafam. ayaklarıma bakıyorum. insanlara bakamıyorum. ağlamak ve ağlamak istiyorum. yavrusunu kaybetmiş bir hayvan kadar, vahşi. neden gelmiyorsun? neden geliyorsun? dünyanın sonunda ikamet eden bu lanet olası yerde, manage edememiştik işte kavuşmayı. sen kaybolmuştun, ben ölüyordum. ve bunların hepsi benim suçumdu. dağın suçuydu.
yahudi soykırım
anıtı'nın orta yerindeyim. sana dokunamıyorum, uzansam dokunurum ama dokunsam
yanacakmışım kadar kızgın ve gergin duruyorsun. sen en sevdiğim filsin ama sana
ağırlık olmaktan nefret ediyorum. neden bugünü zevkle geçiremiyoruz? önce
yolculuk öncesi gerginlik, sonrası zaten bildiğin sokaklarda attığın bilmemkaç
milyonuncu adım. yapma bunu, dur nolur, yapma. önümde yürüyorsun, o yer yer
boyumuzu aşan anıtların arasında yürüyoruz. birden başka bir yöne dönüyorum.
senin peşinden gitmekten bıktım. elimi tutup, bir çocuk gibi beni gezdirmenden,
sana yük olmaktan bıktım. her yerde boyumu aşan ve gökyüzüne doğru yükselen o
gri duvarlar. gidiyorum, bir noktada duruyor ve yere oturuyorum. ağlamak ve
ağlamak istiyorum. orada yok olmak, bir anlığına, bunu istiyorum.
beni buluyorsun.
tüm o korkunç rüyalara, uzaklıklara ve araya giren dağlara inat, beni buluyorsun.
iyi ki elimi tutuyorsun.
30.7.12
10.7.12
4.7.12
seni ve bizi düşündüğümde tek hissettiğim şey: yoğunluk.
zamanla belki başka kelimeler de bulabilecektim bu sevgimi tanımlayabilmek için. ama şimdilik yoğun, içime sığmıyor, aklımı başımdan alıyor, şaşırtıyor, gülümsetiyor, utandırıyor, uzanmak istiyor, dokunmak istiyor, öpüyor, sarılıyor ve günleri sayıyor.
bir insan bu kadar sevebilir miydi?
susuyor ve tanımadığım sokakları olan bu kente bakıyordum. birkaç haftaya bu güzel sokaklara sen de katılacaktın. adımlarımı çoğaltacak adımlarını, ellerime dolanacak ellerini, yanında uyanacağım sabahı sabırsızlıkla bekliyordum.
1.7.12
day 1 in leipzig.
ev arkadaşlarımın sanatçı çıkması herhalde şansımın göstergesi.
anna, performing arts üzerine tezini tamamlamaya çalışıyor.
sevgilisi manuel ise animasyon eğitimi alıyor.
benden önceki ev arkadaşları olan fransız alice de illüstrasyon okuyormuş. birkaç gün daha burada kalıyor.
bendeniz ise tıp öğrencisi, neuroscience gönüllüsü ve depresif kız oluyorum evde.
dün şehir merkezine varana dek anlayamadım staja geldiğimi.
şehir merkezinde, yurtdışında ilk defa tek başıma, ilk kez gördüğüm bir şehirde ve bilmediğim dilde konuşan insanlar arasında 30 kiloluk valizlerimi taşımaya çalışırken bir anda durup: ya ben napıyorum burda, dedim.
güç bela evin olduğu südvorstadt bölgesinden geçen tramvayı bulup, nihayet eve geldiğimde, çok sevimli ve kafaları rahat ev arkadaşlarım olduğunu gördüm.
dün gece 2 saatlik uykuyla şehre adım attığım için akşam kitap okurken bir anda uyuyakalmışım. tekrar hayata döndüğümde saat 11.30 olmuştu. 2 saat falan anna ve manuel ile sohbet ettim.
bugün ise uyandığımda 11.30'tu. [hayvansın rıza] şehri turlamaya çıktım. duvarlarında inanılmaz güzel grafitiler var bu şehrin. yarın sabah göte gelmeyeyim diye elimde haritamla max planck'a doğru yola çıktım. evden 15-20 dakika uzaklıkta. binanın önünde durup sinsice inceledim -.- sonra da sokakta kimsenin olmadığından emin olduğum bir an "seni yenicem max planck!" diye bağırıp kaçtım.
bugünle alakalı görme açımı güzelleştiren şu değerimizden bahsetmek istiyorum: alman erkekleri.
özellikle de bisiklet sürdükleri anlarda. bilekleri ve omuzları göründüğünde. ama çok soğuklar. yani şu koca günde bir defa laf yedim sokakta, o da yanımdan geçen arabadan geldi. ve cool alman erkeğinin doğasını bildiğim için TÜRKSÜN Dİ Mİ diye bağırmamak için zor tuttum kendimi.
şimdi yarından evvel okumam gereken tezleri okuyup, yarın max planck'a beyinli bi insan olarak gitme arzusu içindeyim. fingers crossed for tomorrow.
anna, performing arts üzerine tezini tamamlamaya çalışıyor.
sevgilisi manuel ise animasyon eğitimi alıyor.
benden önceki ev arkadaşları olan fransız alice de illüstrasyon okuyormuş. birkaç gün daha burada kalıyor.
bendeniz ise tıp öğrencisi, neuroscience gönüllüsü ve depresif kız oluyorum evde.
dün şehir merkezine varana dek anlayamadım staja geldiğimi.
şehir merkezinde, yurtdışında ilk defa tek başıma, ilk kez gördüğüm bir şehirde ve bilmediğim dilde konuşan insanlar arasında 30 kiloluk valizlerimi taşımaya çalışırken bir anda durup: ya ben napıyorum burda, dedim.
güç bela evin olduğu südvorstadt bölgesinden geçen tramvayı bulup, nihayet eve geldiğimde, çok sevimli ve kafaları rahat ev arkadaşlarım olduğunu gördüm.
dün gece 2 saatlik uykuyla şehre adım attığım için akşam kitap okurken bir anda uyuyakalmışım. tekrar hayata döndüğümde saat 11.30 olmuştu. 2 saat falan anna ve manuel ile sohbet ettim.
bugün ise uyandığımda 11.30'tu. [hayvansın rıza] şehri turlamaya çıktım. duvarlarında inanılmaz güzel grafitiler var bu şehrin. yarın sabah göte gelmeyeyim diye elimde haritamla max planck'a doğru yola çıktım. evden 15-20 dakika uzaklıkta. binanın önünde durup sinsice inceledim -.- sonra da sokakta kimsenin olmadığından emin olduğum bir an "seni yenicem max planck!" diye bağırıp kaçtım.
bugünle alakalı görme açımı güzelleştiren şu değerimizden bahsetmek istiyorum: alman erkekleri.
özellikle de bisiklet sürdükleri anlarda. bilekleri ve omuzları göründüğünde. ama çok soğuklar. yani şu koca günde bir defa laf yedim sokakta, o da yanımdan geçen arabadan geldi. ve cool alman erkeğinin doğasını bildiğim için TÜRKSÜN Dİ Mİ diye bağırmamak için zor tuttum kendimi.
şimdi yarından evvel okumam gereken tezleri okuyup, yarın max planck'a beyinli bi insan olarak gitme arzusu içindeyim. fingers crossed for tomorrow.
19.6.12
meraba sevdiğim adam,
seninleydim ve mutluluk kalbimde çözünmüştü.
bir yanım inanamıyor, bir yanım geçen günlerimizi rüyadan farksız buluyordu.
neyse ki sen ya kulağıma bir şarkı fısıldıyor, ya ayak parmaklarımı okşuyor, ya da saçımı öpüyordun.
oradaydın ve orada olmanı devamlı kılıyordun.
sadece ikimizden oluşabilecek, ve araya ne yolların ne de yılların giremeyeceği bir düzelemde,
elinden tutup kaybolmaya hazırım elbet.
ama seni çok bekledim.
seni çok istedim.
şimdi dersen, şimdi de giderim.
şimdi dersen, şimdi de şansımız artmış halde.
ellerin benim her zaman evimdi.
sadece daha yeni hoşgeldim.
12.6.12
21 yıldır bu hayatı taşıyorum
gene de şaşırdığım, nerede olduğuma inanamadığım sabahlar olabiliyor
reenkarnasyonun özünde bir ruhun birden fazla bedenden geçmesi vardır.
oysa ben daha çok şöyle hissediyorum: bir bütün ruhum, birden fazla bedene dağıtılmış.
uyku, bu noktada, bütünleşmeme yardımcı oluyor.
babamı sevebilirim, babamı kaybedebilirim, aşık olabilirim, aşık olabilirim, kendimi bulabilir veya en çok yaptığım şey gibi: inanamayabilirim.
ne zamandan beri kendimden bu kadar dışarıya çıkmaya başladım
içime sığmaz ve dolup taştım, bilmiyorum
bildiğim, hayatıma ve olan bitenlere o kadar yabancıyım
ve bir şeyler o kadar eksik ki
uyandığımda kim olduğumu unutarak başlıyorum güne.
gene de şaşırdığım, nerede olduğuma inanamadığım sabahlar olabiliyor
reenkarnasyonun özünde bir ruhun birden fazla bedenden geçmesi vardır.
oysa ben daha çok şöyle hissediyorum: bir bütün ruhum, birden fazla bedene dağıtılmış.
uyku, bu noktada, bütünleşmeme yardımcı oluyor.
babamı sevebilirim, babamı kaybedebilirim, aşık olabilirim, aşık olabilirim, kendimi bulabilir veya en çok yaptığım şey gibi: inanamayabilirim.
ne zamandan beri kendimden bu kadar dışarıya çıkmaya başladım
içime sığmaz ve dolup taştım, bilmiyorum
bildiğim, hayatıma ve olan bitenlere o kadar yabancıyım
ve bir şeyler o kadar eksik ki
uyandığımda kim olduğumu unutarak başlıyorum güne.
10.6.12
8.6.12
2.5.12
sevdiğim en güzel şarkı,
kollarını belime doladığınla ilgili olan.
parmağımı bıçakla kesmeme
ve beni apar topar hastaneye götürmemize gerek kalmadan,
her an benim farkıma var.
en güzel uykularıma yorgan ol.
en uzak geleceğime yakınlaş,
masallar, hayvanat bahçesi ve 29 ekim'le ilgili olan.
ama ilk önce
gözlerime bak,
çünkü her şey orada.
kollarını belime doladığınla ilgili olan.
parmağımı bıçakla kesmeme
ve beni apar topar hastaneye götürmemize gerek kalmadan,
her an benim farkıma var.
en güzel uykularıma yorgan ol.
en uzak geleceğime yakınlaş,
masallar, hayvanat bahçesi ve 29 ekim'le ilgili olan.
ama ilk önce
gözlerime bak,
çünkü her şey orada.
25.4.12
dedi 25 yasindaki alman kiz:
i can't imagine ever being able to love someone and then stop loving them some day and love someone else. maybe it's naive, but i really think that if i ever really fall in love with someone, it won't ever end. i will love him until my heart stops beating, no matter if the relationship works out or not.
10.4.12
7.2.12
ve oldu.
annemin son kalesi de yıkıldı.
kocasıyla bir başına kaldı.
-kocası, 74126 yıldır ağzından köpükler saçan bir köpek-
yok,
annem aslında allahıyla bir başına kaldı.
yabancı değil zaten bu prosedüre
isimleri asla vermiyor,
saatleri aman aksatmıyoruz,
kimseye bu küçük sırdan bahsetmiyoruz,
çünkü "sen genç bir kızsın ve insanlar anlamaz,
insanlar anlamaz ve sen gençsin, aslında bu doğal"
hayır diyorum, insanların nasıl göreceklerinden korkuyorsun
çünkü sen de öyle görüyorsun
hayır diyor, ben memnun bile oldum
bir anne, kızının yetersiz olmasına
aciz olmasına
memnun olabilir mi
beni kandırmayınız
yine de
inanıyorum ki
insan saatlerinde uykuya dalabileceğim
gecelerim
gözümü mutlu bir şekilde açabileceğim
sabahlarım
omuz silkip, gülümseyerek cevaplayacağım
sorularım olacak.
huzurum olacak
yarından sonra.
annemin son kalesi de yıkıldı.
kocasıyla bir başına kaldı.
-kocası, 74126 yıldır ağzından köpükler saçan bir köpek-
yok,
annem aslında allahıyla bir başına kaldı.
yabancı değil zaten bu prosedüre
isimleri asla vermiyor,
saatleri aman aksatmıyoruz,
kimseye bu küçük sırdan bahsetmiyoruz,
çünkü "sen genç bir kızsın ve insanlar anlamaz,
insanlar anlamaz ve sen gençsin, aslında bu doğal"
hayır diyorum, insanların nasıl göreceklerinden korkuyorsun
çünkü sen de öyle görüyorsun
hayır diyor, ben memnun bile oldum
bir anne, kızının yetersiz olmasına
aciz olmasına
memnun olabilir mi
beni kandırmayınız
yine de
inanıyorum ki
insan saatlerinde uykuya dalabileceğim
gecelerim
gözümü mutlu bir şekilde açabileceğim
sabahlarım
omuz silkip, gülümseyerek cevaplayacağım
sorularım olacak.
huzurum olacak
yarından sonra.
2.2.12
yıllar sonra, 2012 ocak'ını anımsayabilmek için:
çok fazla insanla görüştüm, çok fazla değişik açıdan bakabilme fırsatı kazandım, en önemlisi 94 bölümünü bir ayıma yığdığım sex and the city seanslarım vardı.
düşündüğüm tek şey ilişkiler, erkekler, kadınlar ve akıllarımızdı.
yaşları 22, 24, 29, 36 ve katlarıydı.
30.1.12
bir kere ölmem gerekiyorsa bu, bileklerimden kesilerek öldürülmek olmamalıydı, ellerimi çok kullanırım ben, bir şey anlatırken mesela, uyuşturucu kullanmıyorum tiyatroda oynamıyorum hayır, ama insanlar tarafından tamamen anlaşılabileceğimi sanmadığım için, olsa gerek, ellerimi de konuşmaya katarak bir kapı daha açıyorum karşımdakilere, mimiklerimi, ama asla kakülümden vazgeçmem mesela, çünkü o olmayınca suratım kabak gibi ortaya çıkıyor ve savunmasız hale geçiyorum anlatabiliyor muyum, o an suratım ne hissetse karşımdaki okuyabiliyor, yo hayır, asla kakülümden vazgeçmem, insanlar gerekeninden fazlasını kaldırabilir mi ki onlara daha fazlasını verelim, hiç canım, neyse, bir de mesela bir olayı anlatırken kendime dair, araya yorumlar serpiştirerek anlatırım, asla en temel haliyle bilemezsiniz hikayeyi, her hareketim arkasından yatan şeyi söylerim birkaç cümle de olsa, neden, yanlış anlaşılmaktan ödüm kopar çünkü, bir kapalı mekanlarda kalmaktan bir de yanlış anlaşılmaktan korkarım, çünkü boş yere yargılanmak istemem, yoksa eleştiri ve yargıyı da severim, tabi bu kendini açıklayarak olayları anlatma özelliğimi bir bakmışım yakın arkadaşlarımın yanında da yapmışım, sonra bir öğlen p. dedi ki bunu neden yapıyorsun seni tanımıyor muyuz, o anda farkına vardım, ben neye sahip olduğumun farkında değildim, gerçekten iyi arkadaşlarım vardı, sarılmalarının yetişmeyeceği yere cümleleri koşardı, hay bin kunduz, ne kadar farkında değiliz bazen
bazen, nasıl öleceğime o kadar odaklanırdım ki yaşadığımı fark edemezdim, bazen sadece noktalarla aram iyi olmadığı ve zaten yıllarımı beklemekle geçirdiğim için, hiç durmadan konuşurdum, bazen bir yere giderdim ve sokaklarından tanıdığım hiçbir yüz çıkmazdı, ben de korkmazdım oralarda, oralar evim olurdu, ve bazen sadece yalnız kalmak için uyurdum ama bazen de yalnızlığımdan kaçmak için, ama her şekilde de huzuru arardım.
18.1.12
17.1.12
hoşlandığı erkeğin sevgili yaptığını veya eski sevgilisine geri döndüğünü öğrenen bir kızın yapacağı ilk iş, kızın kim olduğunu stalk'lamak. yapılacak ikinci iş ise bu stalkerlığın sonucunda ulaşılan fotoğrafta bir çirkinlikle karşılaşmayı dilemek. üçüncü adım ise çirkin bir kız görüp, üzülmek. "o çirkin kız bile" elinde tutabilirken o adamı, sen tutamıyorsundur. çirkin kız, çirkinliğinin haddini bilmeden, senin masalının içine dalmıştır, sıçmıştır.
bugün, stalk'layarak ulaşılan tüm bu hevesi kursağında bırakma kızlarının ortak bir noktası olduğunu fark etmemi, neslihan sağladı: saçları uzun, onunla yarışamam. uzun ve parlak ve hacimli saçları var.
oysa ben ellerimi saçıma atıyorum, tam boynumda kalıyorlar. ensemi soğuktan korumak için bir atkıya ihtiyacım var. en son ne zaman saçım uzundu, hatırlamıyorum. canım sıkıldıkça, saçımda gözüme batan bir yer olunca, elime makası alır keserim. bence sorun yok, bence her şey iyi.
hangi erkeğe sorduysam, bir anlık düşünmeden sonra "hakikaten haaa. böyle bir şey var mı yoksa" dediler. gözlerimi devirip, işte benim sorum da buydu, dedim. ama aslında tam da o an, sorunun cevabını aldım. resmen böyle bir şey vardı. en mantıklı açıklamam şu olabildi: uzun saçlı kadınlar, hacimsel olarak daha çok yer kapladıklarından ve göze daha büyük göründüklerinden, unutulmaları daha zor oluyordu. 1970'li yıllardan kalma the way we were filminde kıvırcık saçları kadar karışık kafalı katy'nin, düz saçlı ve düz bir kıza tercih edilme hali, 2010'lu yıllara gelindiğinde kısa saçlı kadının asla "the one" olamamasına tekabül ediyordu.
kadın, dişi olmalıydı. dişi olmak bütünlük istiyordu. ve saçlarını türlü deneysellikler veya hevesler uğruna aniden kestirmemeliydi. hiçbir yerde yazılı olarak geçmese de erkeklerin genetiklerine dek işlemiş bu genelgeçer kurallar yüzünden, o unutulamayan ve vazgeçilmeyen eski kız arkadaşlar hep saçları uzun kadınlardan çıkıyordu. çünkü tüm bunların farkında olup, bunları kabul edip de saçını hala kısa kestiren kadında, bir şey vardır, bir defect, anlatabiliyor muyum?
cevabımı aldım: tüm olay, güçlü olmak. bir kadın olarak güçlü bir egon varsa, hiçbir erkek seninle uğraşmak istemiyor. vazgeçilmez olmuyorsun çünkü sen zaten kendi kendine yeten bir kadınsın. güçlü kadın da klasik kadın argümanına ters olarak deneysel takılır, kafasına eser saçını keser, onu yapar bunu yapar. sonra da kimse o kadınla ayrıldığında, o kadından vazgeçtiğinde onun için üzülmez. kimse onu düşünmez. çünkü o kendine yeter. ne olacak canım, güçlü bir kadın değil miydi o?
hamiş: oysa hepimizin istediği bir emrivakidir.
bugün, stalk'layarak ulaşılan tüm bu hevesi kursağında bırakma kızlarının ortak bir noktası olduğunu fark etmemi, neslihan sağladı: saçları uzun, onunla yarışamam. uzun ve parlak ve hacimli saçları var.
oysa ben ellerimi saçıma atıyorum, tam boynumda kalıyorlar. ensemi soğuktan korumak için bir atkıya ihtiyacım var. en son ne zaman saçım uzundu, hatırlamıyorum. canım sıkıldıkça, saçımda gözüme batan bir yer olunca, elime makası alır keserim. bence sorun yok, bence her şey iyi.
hangi erkeğe sorduysam, bir anlık düşünmeden sonra "hakikaten haaa. böyle bir şey var mı yoksa" dediler. gözlerimi devirip, işte benim sorum da buydu, dedim. ama aslında tam da o an, sorunun cevabını aldım. resmen böyle bir şey vardı. en mantıklı açıklamam şu olabildi: uzun saçlı kadınlar, hacimsel olarak daha çok yer kapladıklarından ve göze daha büyük göründüklerinden, unutulmaları daha zor oluyordu. 1970'li yıllardan kalma the way we were filminde kıvırcık saçları kadar karışık kafalı katy'nin, düz saçlı ve düz bir kıza tercih edilme hali, 2010'lu yıllara gelindiğinde kısa saçlı kadının asla "the one" olamamasına tekabül ediyordu.
kadın, dişi olmalıydı. dişi olmak bütünlük istiyordu. ve saçlarını türlü deneysellikler veya hevesler uğruna aniden kestirmemeliydi. hiçbir yerde yazılı olarak geçmese de erkeklerin genetiklerine dek işlemiş bu genelgeçer kurallar yüzünden, o unutulamayan ve vazgeçilmeyen eski kız arkadaşlar hep saçları uzun kadınlardan çıkıyordu. çünkü tüm bunların farkında olup, bunları kabul edip de saçını hala kısa kestiren kadında, bir şey vardır, bir defect, anlatabiliyor muyum?
cevabımı aldım: tüm olay, güçlü olmak. bir kadın olarak güçlü bir egon varsa, hiçbir erkek seninle uğraşmak istemiyor. vazgeçilmez olmuyorsun çünkü sen zaten kendi kendine yeten bir kadınsın. güçlü kadın da klasik kadın argümanına ters olarak deneysel takılır, kafasına eser saçını keser, onu yapar bunu yapar. sonra da kimse o kadınla ayrıldığında, o kadından vazgeçtiğinde onun için üzülmez. kimse onu düşünmez. çünkü o kendine yeter. ne olacak canım, güçlü bir kadın değil miydi o?
hamiş: oysa hepimizin istediği bir emrivakidir.
16.1.12
hep aceleleri vardı: sevmeleri gereken başka kadınlar, sevişmek istedikleri başka insanlar, geçmişten kalan kalp kırgınlıkları, yetişmeleri gereken işleri, gitmek zorunda kaldıkları şehirler, karşılarında yeni fırsatlar, okumaları gereken okullar, yurtdışı stajları, aile sorunları, öpmek istedikleri başka dudaklar, birtakım sınavlar, arada yollar, mevsim ve coğrafya farklılıkları, yaş farkları, asla unutulmayan eski sevgilileri ve hızlı adımları.
çok tatlı sözleri vardı. ikna edici olurlardı ve özellikle sabahları gülümseten "günaydın"ları, öpücükleri, kahvaltıları, akşam yemekleri, çayları ve en nihayetinde elvedaları vardı.
hayatıma aldığım, almaya niyetlendiğim tüm erkekler tatlı tatlı konuşurken, aramıza birden aciliyetleri girerdi. hep yapmaları gereken bir şeyler vardı. ve ben o şeylerin arkasında kalırdım. tüm bu esnada sevildiklerini fark etmezlerdi bile. sevmeyi de bazen akıl ederlerdi zaten..
çok tatlı sözleri vardı. ikna edici olurlardı ve özellikle sabahları gülümseten "günaydın"ları, öpücükleri, kahvaltıları, akşam yemekleri, çayları ve en nihayetinde elvedaları vardı.
hayatıma aldığım, almaya niyetlendiğim tüm erkekler tatlı tatlı konuşurken, aramıza birden aciliyetleri girerdi. hep yapmaları gereken bir şeyler vardı. ve ben o şeylerin arkasında kalırdım. tüm bu esnada sevildiklerini fark etmezlerdi bile. sevmeyi de bazen akıl ederlerdi zaten..
14.1.12
(…) birden en sevmediği kadın türlerinden birisine dönüşmüştü. ya da elinde olmayan bir şekilde üzerine bir güzellik çökmüştü. oysa en sağlıklısı, yalnız kalması ve kendine vakit ayırması olacakken, inanılmaz bir hızla erkekleri etkiliyordu. tüm o erkeklerin arasında kalıp, bir yandan hangisini seçeceğini bilemez iken bir yandan da ilgisini kaybediyordu. açıkçası dünyanın en anlamsız hareketlerinden birisini yapıyordu.
mesela matthew.. dinleyen bir erkekti ama ne kadarını duyuyor bilinmezdi. en azından çabalıyor ve yanında olmak istiyordu. kararlıydı ve bu kararlılığı ilk anda insanı soğutan bir şeyken, biraz zamana tabi tutulunca akıp gitmeyi sağlıyordu. sanki kararlılığıyla beraber o da büyüyor, devleşiyordu. öteki zamanlarda hangi ebatlarda olduğuna değinmeyeceğim. denedi, gerçekten başka erkeklerle eğlenmeye, gülmeye çalıştı. ama yapamadı. tamam matthew ileyken de her an gülmüyordu. ama çok garip bir şekilde, çok farklı arkadaşlarının ağzından “matthew” ismi çıkıyordu. bir şey 40 defa söylenirse olurmuş ya, matthew ve onun beraber olma ihtimalini 23 defa söylemişlerdir. ama o kadar üşeniyordu ki.. ve eğer üşeniyorsa, bir şeyler yeterli seviyede değildi. bu yüzden duruyordu. tüm kararsızlıklarının ortasında duruyordu. durmalıydı. matthew, kararlı ve etrafı da eminliklerle dolu iken, bunu ona yapamazdı. matt, ne istediğini bilirken ve o ne istediğini bile bilmezken, adım atamazdı. işte bu, en büyük haksızlıktı. (…)
mesela matthew.. dinleyen bir erkekti ama ne kadarını duyuyor bilinmezdi. en azından çabalıyor ve yanında olmak istiyordu. kararlıydı ve bu kararlılığı ilk anda insanı soğutan bir şeyken, biraz zamana tabi tutulunca akıp gitmeyi sağlıyordu. sanki kararlılığıyla beraber o da büyüyor, devleşiyordu. öteki zamanlarda hangi ebatlarda olduğuna değinmeyeceğim. denedi, gerçekten başka erkeklerle eğlenmeye, gülmeye çalıştı. ama yapamadı. tamam matthew ileyken de her an gülmüyordu. ama çok garip bir şekilde, çok farklı arkadaşlarının ağzından “matthew” ismi çıkıyordu. bir şey 40 defa söylenirse olurmuş ya, matthew ve onun beraber olma ihtimalini 23 defa söylemişlerdir. ama o kadar üşeniyordu ki.. ve eğer üşeniyorsa, bir şeyler yeterli seviyede değildi. bu yüzden duruyordu. tüm kararsızlıklarının ortasında duruyordu. durmalıydı. matthew, kararlı ve etrafı da eminliklerle dolu iken, bunu ona yapamazdı. matt, ne istediğini bilirken ve o ne istediğini bile bilmezken, adım atamazdı. işte bu, en büyük haksızlıktı. (…)
8.1.12
bir seyleri degistirmek isterdim. ecetem 20 yasinda “butun kadinlarin kafasi karisiktir”i yazdiysa ben de yapabilirdim. ama kelimeleri kaybettigimi cok gec fark ettim. bugun. mesela. yillar gecmisti ve hala olmemistik. hala asik olmamistim. delirmemistim. cocuk dogurmamistim. napmistim? beklemistim, denemistim, yanilmistim ve aglamistim. bazen o kadar cok uzulmustum ki ölürüm sanmistim. oysa sadece bir ölmüştüm, adeta hakikaten olmuştum. bu dunyaya geldigim anda ölüydüm ben. ben burayi beklemiyordum. ben dogmadan once cok cok farkli bir yasam ideam vardi.
2.1.12
bugun vapurda giderken sunu dusundum: hangisi daha kapsayan? affetmek mi, unutmak mi?
bir seyi unutunca onu affetmis sayiliyor muyuz? yoksa affetsek de unutamamamiz mi daha dogal?
it depends on the people.
benim üzerimizdeki lanet her seyi hatirlamak. unutabilirim o siralar neler hissettigimi, neden guldugumu. ama anlari asla unutamam. 13 yasimin bir öğleni ve 19 yasimin bir aksami. bunlarin ikisi ayni uzaklikta.
affetmek konusunda da erdemli oldugumu soylenemem. bir olayin tazeligi surerken affedemem. cok seyi affederim. cok kusur icin ozur bulurum. ama bir sınır var. isler onu gectigi an artik geri donusu yoktur. sen olebilirsin. artik zerre onemin yoktur.
affetmek, soyle oluyor sanirim, buyuklerimin anlattiklarindan anladigim kadariyla: bir seye verdigin onemi azaltiyorsun.
bir seyi unutunca onu affetmis sayiliyor muyuz? yoksa affetsek de unutamamamiz mi daha dogal?
it depends on the people.
benim üzerimizdeki lanet her seyi hatirlamak. unutabilirim o siralar neler hissettigimi, neden guldugumu. ama anlari asla unutamam. 13 yasimin bir öğleni ve 19 yasimin bir aksami. bunlarin ikisi ayni uzaklikta.
affetmek konusunda da erdemli oldugumu soylenemem. bir olayin tazeligi surerken affedemem. cok seyi affederim. cok kusur icin ozur bulurum. ama bir sınır var. isler onu gectigi an artik geri donusu yoktur. sen olebilirsin. artik zerre onemin yoktur.
affetmek, soyle oluyor sanirim, buyuklerimin anlattiklarindan anladigim kadariyla: bir seye verdigin onemi azaltiyorsun.
onem azalinca icinde o olaya dair olan agirlik hafifliyor. an geliyor ki o agirlik ucup gidiyor. sen onu affediyorsun. bu diger affetmelerden farkli. sinene cekmiyorsun bunu. tartisiyor kiziyor ve bagiriyorsun. an geliyor hepsi yok oluyor ve yuzunde mustehzi bir gulumseme kaliyor. onu anliyorsun. bir insan olarak seni sevmemis olan babani anliyorsun. herkes sevebilmek zorunda degil. seninle iliskisinin adini koymayan ve ozgur takilan erkegin, evlilik haberini duymayi kaldirabiliyorsun. o her zaman evlilik dusunuyordu ama sen hic oyle bir secenek olmadin onun icin. beraber yasamak uzere ev baktiginiz gunlerde, seni birden hayatindan cikaran, aramayip sormayarak iliskiyi bitiren eski sevgilini anliyorsun.
“forgiven perhaps, forgotten never” diyen astro chart’im bir yana, ”just because you’ve forgotten, doesn’t mean you’re forgiven“ diyen arcade fire sarkisi bir yana.. ben ellerimi aciyorum ve derin bir nefes alıyorum. bir tek sunları biliyorum:
herkes affedilmeyi hak etmez ve
unutmak, birisine yapacaginiz en kotu seydir.
herkes affedilmeyi hak etmez ve
unutmak, birisine yapacaginiz en kotu seydir.
19.12.11
en net sekilde su an'i hatirliyorum ve sanirim seninle yitip gittigi icin bir tek onu ozluyorum: beraber uyudugumuz 20 kusur geceden tek birinde yapabildigiz pillow talk. yataga enlemesine uzanmisiz. neyden bahsettigimizi gercekten hatirlamiyorum ama sen sesini bir canavar sesi gibi yapip "sozde" beni öldürüyorsun. mesela isiriyorsun, opuyorsun, nefes almiyorum, yine opuyorsun. o an daha cok sey gibiydi: ben cocukken babam yorgani ustume ortmeye gelir. bir sey olmustur ve moralim bozuktur. beni eglendirmek icin canavar taklidi yapar. sesi kalinlasir. gidiklamaya baslar beni. ben de guya ondan korkmusum gibi yorganin altina daha da saklanirim. ama kikir kikir da gulerim. sen beni optugunde kikir kikir guluyorum. bir an simarik bir kiz cocugu firliyor icimden. o an cok ozel. o bir anlik firlama ani. birkac hafta sonra bir gece "umarim bu dunyaya bir seyler katabilirim" diyorsun. bilimsel calismalarindan bahsediyorsun. adim gibi biliyorum. ama bir an bu istegin inanilmaz saf geliyor. bir cocugun isteklerinin safliginda. en azindan, diyorum, d...g... diye birisinin hayatina mutlu bir donem getirmis oldun. elini yanagima uzaniyorsun beni opmek icin. ama elin islaniyor. aa aglama diyorsun sasirip. ama bunlar uzun zamanin aksine, mutluluk gozyaslari. 4 gun sonra beni terk ediyorsun. kalkiyorum yanindan. cikiyorum starbuckstan. elimde poset. yoldan karsiya gecerken "iste tam bu anda araba carpmaliydi" diyorum. es geciyor carpmiyor. ilk koseyi doner donmez duvara yaslanip aglamaya basliyorum. saat aksam 8. sokak kalabalik. ben yavrusunu kaybetmis hayvan vahsiliginde agliyorum. sonra yoluma devam ediyorum. eve girene dek 2 teyze yolumu kesip "neyin var kizim" diyorlar. ne diyebilirim ki. ben en cok anneme sarilip aglamak isterim ama anneme ne diyebilirim ki. eve giriyorum. kendi evim degil. merve'nin evi. ayakkabilarimi nasil cikariyorum hatirlamiyorum. salonun ortasinda bir sigara yakip araliksiz 10 dakika kufrediyorum. her kurdugum cumleyi, senden yaptigim her alintiyi bir kufurle sonlandiriyorum. sonra oturuyorum. daha sonrasini hatirlamiyorum. simdi uyuyorum.
29.11.11
yol

ne kadar üzgün zamanlarım vardı. sanki gittiğim her yolculuktan evvel arkamdan dökülen sularla beraber tüm o üzüntüler, aylar, yıllar, evler, yastıklar silindi. gördüğüm her yeni şehirde, bir sokak daha kattım kendime. bu yüzdendir işte şehirlerin haritalarını biriktirmem. ve yolları asla unutmamamdan bilmem bahsetmeme gerek var mı. dinlediğim en güzel şarkılar temmuzun son gününe, gördüğüm en güzel gün batımı istanbulun denizine düşmüş. ne kadar çok üzüldüm! bazen üzülerek öleceğimi düşünürdüm. belki gelecekte hala üzgün olacağım ama en azından şu anda mutluyum. hayatımın en mutlu senesiydin 2011. yavaş yavaş sonuna geliyoruz ve ben seni çok özleyeceğim. 2012 asla senin kadar eğlenceli geçemez, biliyorum, bir insan, yılda 2 defa paris’te nefes alır mı? durup amsterdam’da nefessiz kalır mı? barcelona güneşinde gülüşünü parlatır mı? hiç durduk yerden, hayatına güzel bir insan buyur eder mi? aldım, kaldım, parlattım, ettim. daha çok görmem, gezmem ve öğrenmem lazım. bana en güzel gülümsemesiyle vuran hafızama, kendi başına kalma fırsatı tanımaksızın, adımlarıma takılan rüzgara bakmaksızın, yollara dökülmem lazım. çünkü yol sana kendini verir.
24.11.11
hayatımda ilk defa rüyalarımdan hafif uyanıyorum.
çünkü artık uyandığımda, bir dakika süresince falan adımı-soyadımı-hayatımı hatırlamam gerekiyor.
tanıdık bir koku, gülümseme, isim, ses, ışık altında uyanmıyorum.
yastıkların ve çarşafların da üzerinde bir bulutum.
hatırladıklarım: sarı, güneş, kirpik, kapalı gün, gülümseme, gri iç çamaşırı, ellerim, gözümü kırpamadığım bir gece, "tanrım burada ne işim var?!" düşüncesi, çarşafın güzel rengi, gözlerimin garip sevgisi, ellerinin garip yumuşaklığı.
çünkü artık uyandığımda, bir dakika süresince falan adımı-soyadımı-hayatımı hatırlamam gerekiyor.
tanıdık bir koku, gülümseme, isim, ses, ışık altında uyanmıyorum.
yastıkların ve çarşafların da üzerinde bir bulutum.
hatırladıklarım: sarı, güneş, kirpik, kapalı gün, gülümseme, gri iç çamaşırı, ellerim, gözümü kırpamadığım bir gece, "tanrım burada ne işim var?!" düşüncesi, çarşafın güzel rengi, gözlerimin garip sevgisi, ellerinin garip yumuşaklığı.
19.11.11
27- rüyalar, anılar kadar önemlidir. tabiri caizdir.
onu sevmiyorum. ondan nefret ediyorum. ellerinden, kaba etlerinden, biçimsiz bıyıklarından. ama yine de rüyamda, hala temiz bir şeyler görebilmek beni üzdü. onun üzeri çamur dolu. onu sevemem. sevmiyorum da zaten. işin kötü yanı bu: özlemek.
mesela üzülüyorum, sevdiğim insan gittiğinde, gitmek zorunda kaldığında, ben rüyalarımdan nasıl sağ çıkacağım? kötü bir insanı rüyanda özlesen bile uyandığında "bunu-şunu-onları sevmiyordum" dersin ve biter. ama her şeyiyle sevdiğin, HER ŞEYİYLE benimsediğin birisini özlemek çok yorucu değil mi?
öyle olmalı.
bazen senin yanındayken bile seni özlüyorum.
bazen senin yanındayken bile seni unutuyorum.
olayların kronolojik sırasını karıştırmalarım, okumadan önce yazmayı öğrenmem gibi.
mesela üzülüyorum, sevdiğim insan gittiğinde, gitmek zorunda kaldığında, ben rüyalarımdan nasıl sağ çıkacağım? kötü bir insanı rüyanda özlesen bile uyandığında "bunu-şunu-onları sevmiyordum" dersin ve biter. ama her şeyiyle sevdiğin, HER ŞEYİYLE benimsediğin birisini özlemek çok yorucu değil mi?
öyle olmalı.
bazen senin yanındayken bile seni özlüyorum.
bazen senin yanındayken bile seni unutuyorum.
olayların kronolojik sırasını karıştırmalarım, okumadan önce yazmayı öğrenmem gibi.
14.11.11
kırmızı masa.
başlangıçta sadece ikisi vardı. sonra bir arttı, topladığımda dört ediyordu. bir dikdörtgenin uzun kenarlarını ikişer ikişer dolduracak, kısa kenarlarına salata tabaklarını yığacak kadar.
arada başka sandalyeler de çekildi yanıbaşa. bazıları çok garip konuşuyorlardı, bazılarının ellerinde silinmeyen bir et kokusu, kimisinin ağzından temizlikler akarken, kimisi kirini gözlerinden bulaştırırdı. baktığı yere yara açardı.
sonra masa değişti. masada üç kişi vardı. ortalarında kalakalmıştım. her işim bitmiş ama çıkamıyordum. çünkü iki yanım da yavaş insanlarla doluydu.
sonra masa değişti. tek başımaydım. 1. dünya savaşı 1914 ile 1918 arasında gerçekleşmiştir. bunu asla unutamam. bir de 15 katlı bir apartmanın damında baş başa kaldığım erkek çocuğunu.
masa, defalarca değişti. ama o uzun kenarlarına dördümüzün oturduğu dikdörtgen masa hala aynıydı. masa akıp gidiyor, ben sadece olan biteni izliyor, dönüp dolaşıp o masaya oturuyordum.
önümde kırmızı bir masa var. yanındaki siyah olmalı. üzeri küller dolu. bir koltuktayım. sağımdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda varlar, biliyorum, çünkü masada konuşulan tek şey buydu yıllardır. solumdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda yoklar, biliyorum. hatta birkaç ay sonramda bile görünmüyorlar, bu eve bir daha gelecek miyim, o bile müphem. ama ben bu evi biliyorum. tek başıma bile avcumun içi gibi bulabiliyorum.
burada durmam lazım. kırmızı masayı hatırlıyorum. külleri hatırlıyorum.
ama solumdaki üç insanı tanımıyorum.
sağımdaki üç insanı içimden çıkaramıyorum.
doğru masa bu değil mi?
kırmızı olan. emin olamıyorum. ama solumdaki üç insana çaktıramam. sağımdaki üç insan ise çoktan gitti. ileride bir yerlerde, belki ocak ayında, yeniden buluşmak üzere. ellerinde peçeteler, ellerinde elleriyle, ellerinde güçleriyle, ellerinde sözleriyle.. diyecekler ki "biz buradayız."
hala emin olamıyorum. şu an yirmiüçüncü dakikaya girdim bu emanetsizlik haliyle. ama kendimi inandırmaya çalışıyorum. o an diyorum ki "sen bu üç insanı tanıyorsun aslında ya. baksana. biliyorsun baya baya şu adamı."
neyi biliyorum ben allah aşkına?
masanın ayakları sağlam
peki tamam da:
ayaklarıma dolanan başım mıydı,
rüzgar mı.
arada başka sandalyeler de çekildi yanıbaşa. bazıları çok garip konuşuyorlardı, bazılarının ellerinde silinmeyen bir et kokusu, kimisinin ağzından temizlikler akarken, kimisi kirini gözlerinden bulaştırırdı. baktığı yere yara açardı.
sonra masa değişti. masada üç kişi vardı. ortalarında kalakalmıştım. her işim bitmiş ama çıkamıyordum. çünkü iki yanım da yavaş insanlarla doluydu.
sonra masa değişti. tek başımaydım. 1. dünya savaşı 1914 ile 1918 arasında gerçekleşmiştir. bunu asla unutamam. bir de 15 katlı bir apartmanın damında baş başa kaldığım erkek çocuğunu.
masa, defalarca değişti. ama o uzun kenarlarına dördümüzün oturduğu dikdörtgen masa hala aynıydı. masa akıp gidiyor, ben sadece olan biteni izliyor, dönüp dolaşıp o masaya oturuyordum.
önümde kırmızı bir masa var. yanındaki siyah olmalı. üzeri küller dolu. bir koltuktayım. sağımdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda varlar, biliyorum, çünkü masada konuşulan tek şey buydu yıllardır. solumdaki üçü beni bekliyor. benim yarınımda yoklar, biliyorum. hatta birkaç ay sonramda bile görünmüyorlar, bu eve bir daha gelecek miyim, o bile müphem. ama ben bu evi biliyorum. tek başıma bile avcumun içi gibi bulabiliyorum.
burada durmam lazım. kırmızı masayı hatırlıyorum. külleri hatırlıyorum.
ama solumdaki üç insanı tanımıyorum.
sağımdaki üç insanı içimden çıkaramıyorum.
doğru masa bu değil mi?
kırmızı olan. emin olamıyorum. ama solumdaki üç insana çaktıramam. sağımdaki üç insan ise çoktan gitti. ileride bir yerlerde, belki ocak ayında, yeniden buluşmak üzere. ellerinde peçeteler, ellerinde elleriyle, ellerinde güçleriyle, ellerinde sözleriyle.. diyecekler ki "biz buradayız."
hala emin olamıyorum. şu an yirmiüçüncü dakikaya girdim bu emanetsizlik haliyle. ama kendimi inandırmaya çalışıyorum. o an diyorum ki "sen bu üç insanı tanıyorsun aslında ya. baksana. biliyorsun baya baya şu adamı."
neyi biliyorum ben allah aşkına?
masanın ayakları sağlam
peki tamam da:
ayaklarıma dolanan başım mıydı,
rüzgar mı.
2.11.11
1 haftadır hayatım o kadar garip
aldığım kararlar o kadar şaşırtıcı ki
seni aldım, hayatımın tam ortasına "pat!" diye bıraktım
beni aldın, ellerimi-gözlerimi-ayak parmaklarımı tuttun
o kadar beyaz ve iyisin ki
sana baktığımda seni görememek beni üzüyor
bir kırılma noktası, bir defect, bir ayıp, bir kusur olmalı diyor aklım
ama hiçbir şey yok
her şeyin iyi
her dokunuşun şefkatli
her seslenişin sevecen
böyle bakınca aşık olmamam için hiçbir engel yok
ama o kadar doğrusun ki
insani hatalarını kestiremiyorum
ben senden gelecek zararlara karşı gözümü kapatmadıkça
sana aşık olamıyorum.
yoksa,
yanında inanılmaz huzurluyum
benim en yumuşak yastığım senin kolların
benim en güzel günaydınım senin gülüşün
peki ama sen kimsin ve nereden geldin?
aldığım kararlar o kadar şaşırtıcı ki
seni aldım, hayatımın tam ortasına "pat!" diye bıraktım
beni aldın, ellerimi-gözlerimi-ayak parmaklarımı tuttun
o kadar beyaz ve iyisin ki
sana baktığımda seni görememek beni üzüyor
bir kırılma noktası, bir defect, bir ayıp, bir kusur olmalı diyor aklım
ama hiçbir şey yok
her şeyin iyi
her dokunuşun şefkatli
her seslenişin sevecen
böyle bakınca aşık olmamam için hiçbir engel yok
ama o kadar doğrusun ki
insani hatalarını kestiremiyorum
ben senden gelecek zararlara karşı gözümü kapatmadıkça
sana aşık olamıyorum.
yoksa,
yanında inanılmaz huzurluyum
benim en yumuşak yastığım senin kolların
benim en güzel günaydınım senin gülüşün
peki ama sen kimsin ve nereden geldin?
31.10.11
parmaklarıma kokun sindi
dümdüz aşağı inen karnıma ise ellerin
saçlarıma o geniş ağzın
aklıma ise uyurken suratına bıraktığın geniş gülümsemen.
seni seviyorum demek için beklemem,
gözümün geceyarısında bitecek bu peri masalına takılı olmasından
tüm bunları ve şu koltuk üzerine dağılmış tütünleri saymazsak
seninle huzurluyum.
dümdüz aşağı inen karnıma ise ellerin
saçlarıma o geniş ağzın
aklıma ise uyurken suratına bıraktığın geniş gülümsemen.
seni seviyorum demek için beklemem,
gözümün geceyarısında bitecek bu peri masalına takılı olmasından
tüm bunları ve şu koltuk üzerine dağılmış tütünleri saymazsak
seninle huzurluyum.
25.10.11
24.10.11
bugün şu mavi hat boyunca yürüdük.
senin ilişkilerini acımasızca unuttuğunu itiraf ettiğin,
benim zarar görme korkularımı açtığım,
senin bana antimadde tezini anlattığın,
benim fotoğrafını çektiğim,
senin özür dilediğin,
benim gülümsediğim,
senin yüzüme daldığın,
benim üşüdüğüm,
senin parmağımı ısırdığın,
benim taklidini yaptığım,
senin ellerime dikkat ettiğin,
benim freudiyen sırrımı verdiğim,
senin elimi tuttuğun,
benim kalbimin çıktığı,
tüm noktaları hatırlıyorum bu mavi hat üzerinde.
23.10.11
kendime çeşitli işkenceler yapıyordum.
bir arabanın önüne atlıyordum.
bir uçurumdan kayıyordum.
birden kendimi bir bataklığa atıyor ve bir yılan balığıyla beraber yüzüyordum.
sonra boğuluyordum ve yüzüm porselen kadar beyaz ama her yanım bataklık çamuruna bulanmış halde yüzüyordu bedenim suda.
hastaneye kaldırıldığımda doktorlar vücudumdaki çürükleri ve kırıkları inceliyorlardı.
onlara bataklığı anlattığımda bunu anlamıyorlardı.
neden diyorlardı, neden attın kendini.
bataklıkta yüzüm olabildiğine solgun ve her yanım çamura bulanmış bir halde yüzerken,
o görüntünün ne kadar tanrısal olduğunu göremiyorlardı.
ama siz görebiliyor musunuz?
bir arabanın önüne atlıyordum.
bir uçurumdan kayıyordum.
birden kendimi bir bataklığa atıyor ve bir yılan balığıyla beraber yüzüyordum.
sonra boğuluyordum ve yüzüm porselen kadar beyaz ama her yanım bataklık çamuruna bulanmış halde yüzüyordu bedenim suda.
hastaneye kaldırıldığımda doktorlar vücudumdaki çürükleri ve kırıkları inceliyorlardı.
onlara bataklığı anlattığımda bunu anlamıyorlardı.
neden diyorlardı, neden attın kendini.
bataklıkta yüzüm olabildiğine solgun ve her yanım çamura bulanmış bir halde yüzerken,
o görüntünün ne kadar tanrısal olduğunu göremiyorlardı.
ama siz görebiliyor musunuz?
20.10.11
beni benimle bıraktığında toprağı eşeliyorum
koca bir kök çıkıyor
merakımla suluyorum
dalları budakları, her biri başka insan, büyüyor.
uzanıp meyvesinin tadına bakıyorum:
kekremsi.
tüm dalları kırıp, ateşe vermek istiyorum
ama ne ağacı ateşe verebilecek gücüm var,
ne de bir adım geriye gidebilecek haldeyim
ben o ağaca tam da gövdesinden bağlanmışım
sen aklımı tam da gövdemden bağlamışsın.
beni benimle bıraktığında toprağı eşeliyorum
geçmişin çıkıyor.
yoksa elbette,
ben ağaçları seviyorum.
koca bir kök çıkıyor
merakımla suluyorum
dalları budakları, her biri başka insan, büyüyor.
uzanıp meyvesinin tadına bakıyorum:
kekremsi.
tüm dalları kırıp, ateşe vermek istiyorum
ama ne ağacı ateşe verebilecek gücüm var,
ne de bir adım geriye gidebilecek haldeyim
ben o ağaca tam da gövdesinden bağlanmışım
sen aklımı tam da gövdemden bağlamışsın.
beni benimle bıraktığında toprağı eşeliyorum
geçmişin çıkıyor.
yoksa elbette,
ben ağaçları seviyorum.
16.10.11
seni sevmeye yeltenirken sık sık kendime tekrarladığım söz şu: you're not a chance. you're a person.
panikliyorum ve gideceğin günü tahayyül ediyorum çünkü hiçbir şey başlamadan evvel mutsuz olmak gibi bir huyum vardır.
gideceksin bir gün.
sevmeyeceksin.
yalanlar başlayacak.
a dur!
belki ben giderim?
bilinmez ki bu.
m. ile her şey bittiğinde anlamıştım: insanları zorla elinden tutup sizi sevmesi için zorlayamazsınız.
sizi sevmedikleri için suçlayamazsınız.
hatta gittikleri için de suçlanmaz kimse. çok saçma! yarın ölebiliriz bile. gitmek niye bu kadar büyütülsün?
sadece, giderken haber versin yeter.
akşama yemeğe gideriz diye sözleşmişken, bir öğlen vakti aylarca yemek yemene engel olacak kadar şiddetli bir yumruk atıp kalbine, pardon karnına, bırakıp gitmesin.
desin ki ben gidiyorum.
tamam derim.
sonra ellerimi dökerim yine rüzgara.
alıp taşır beni bir sonraki durağa.
panikliyorum ve gideceğin günü tahayyül ediyorum çünkü hiçbir şey başlamadan evvel mutsuz olmak gibi bir huyum vardır.
gideceksin bir gün.
sevmeyeceksin.
yalanlar başlayacak.
a dur!
belki ben giderim?
bilinmez ki bu.
m. ile her şey bittiğinde anlamıştım: insanları zorla elinden tutup sizi sevmesi için zorlayamazsınız.
sizi sevmedikleri için suçlayamazsınız.
hatta gittikleri için de suçlanmaz kimse. çok saçma! yarın ölebiliriz bile. gitmek niye bu kadar büyütülsün?
sadece, giderken haber versin yeter.
akşama yemeğe gideriz diye sözleşmişken, bir öğlen vakti aylarca yemek yemene engel olacak kadar şiddetli bir yumruk atıp kalbine, pardon karnına, bırakıp gitmesin.
desin ki ben gidiyorum.
tamam derim.
sonra ellerimi dökerim yine rüzgara.
alıp taşır beni bir sonraki durağa.
10.10.11
it just happened.
hiç beklemediğim bir anda karşıma çıktığın için,
arkadaşlarınla biraradayken sanki onları yıllardır tanıyor gibi hissedebildiğim için,
kolların bana freudiyen derecede tanıdık geldiği için,
güldüğünde beni geniş bir salona aldığın için,
bilmediğim milyonlarca terimi saklayan beyninin kıvrımları için,
uyandığımda senin güzel dileğini görebildiğim için,
düşerken beni tuttuğun için,
ilişkiler konusunda farkında olmadan söylediğin o güzel cümle için,
o akşam kadıköy'e kadar geldiğin için,
uyumadan evvel okuduğun kitabın önsözünü paylaşmak için beni aradığın için,
en çok da
i didn't see it coming, make me dance, i want to surrender diyebildiğim için
sana aşık oluyorum.
arkadaşlarınla biraradayken sanki onları yıllardır tanıyor gibi hissedebildiğim için,
kolların bana freudiyen derecede tanıdık geldiği için,
güldüğünde beni geniş bir salona aldığın için,
bilmediğim milyonlarca terimi saklayan beyninin kıvrımları için,
uyandığımda senin güzel dileğini görebildiğim için,
düşerken beni tuttuğun için,
ilişkiler konusunda farkında olmadan söylediğin o güzel cümle için,
o akşam kadıköy'e kadar geldiğin için,
uyumadan evvel okuduğun kitabın önsözünü paylaşmak için beni aradığın için,
en çok da
i didn't see it coming, make me dance, i want to surrender diyebildiğim için
sana aşık oluyorum.
7.10.11
dear deer.

kulağım acayip ağrıyor.
((bugün deldirdiğim kıkırdağıma piercing taktırmak için kadife'ye gittim. sonrasında ise yetişmem gereken bir histoloji labı vardı. yürüdüm yürüdüm yürüdüm. derin bir nefes almak istedim ama tam şurama tıkandı.))
anladım ki:
ben seninle yapamıyorum.
ben seni sevemiyorum.
bir şeyleri yok ettin. ezdin. parçaladın. ısırdın ve kopardın. vahşice.
sonra da sordun "neden eskisi gibi değilsin" diye. sakince.
ben artık sana bir şeyler anlatmak bile istemiyorum. senden kaçıyorum. senin durmadan benimle vakit geçirmeye çalışman bana komik geliyor.
beni kaybetme paniğiyle saldırıyorsun birden. oysa başta ne yapmıştın hatırla: yok et. ez. parçala. ısır. kopar.
ne farkı kalıyor?
bir dur, bir düşün.
beni sevip sevmediğini.
ki beni sevmek zorunda da değilsin. biraz içini dinlesen duyacaksın zaten senin de benimleyken yapamadığını.
bunu itiraf edemiyorsun sadece.
sadece alışkanlık sendeki. yalnız kalamıyorsun.
beni bırakmıyorsun da bağlıyorsun.
boynuzları iç içe geçmiş iki geyik gibiyiz.
ve benim kulağım çok ağrıyor.
insan durup da şey demek istiyor: ben seni anlıyorum.
sonra bunu söylerken akan gözyaşlarını silmek istiyor. kafasını sağa çevirdiği an annesini bulmak istiyor. “ben sana güveniyorum. sen her şeyi yaparsın” diyen annesine sarılmak istiyor. ama bunların hiçbiri yok tabi ki. ben giderim, sevgili ev arkadaşıma ağlarım. ama o bir insan değil, beni anlamaz. o bir hayvan. bana sadece bakar. ben de giderim wild beasts açarım o zaman.
hiçbir şey yapamayacakmışım, dağılan aklımı toparlayamayacakmışım, ellerimi bir daha koruyamayacakmışım. ben herkesten geride kalacakmışım. hep aynı döngüyü tekrar tekrar okuyacakmışım. aynı kitapta aynı sayfaları ezberlicekmişim. bir adım ilerleyemicekmişim gibi geliyor.
belki de
bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum.
bir ölürüm ki adeta hakikaten olurum.
29.9.11
gece, müzik festivalinden ölmüş ve ıslanmış halde çıkıp, çağdaş'ın arkadaşı müge'nin evine gidecektim. indiğim metro durağında tedirginlikle beklerken, çağdaş pijamasıyla çıkageldi. hava soğuktu, başımdan aşağı 1 litre su boşaltılmıştı.
evin kapısından girdik ve upuzun bir koridor. meraba müge. müge biraz garip olabilir. aman neyse. ne tatlı kedisi varmış, meraba kedi. dur ben bir üzerimi değiştireyim.
mutfakta çaylar koyuldu. kedi kuyruğu dolandı sandalyelere. karşımda oturan iki parisli insan, paris koşuşturmacalarını anlatırken, gözlerimi kocaman açarak dinledim. onlar, kendi bildikleri sokak adlarını ve metro istasyonlarını konuşadururken, bir anda o an'ın dışına çıkıp, bize bakıyorum. tam dışarıdan. mutfakta 3 insan. kendimi bir an ankara'da hissediyorum. sanki cebeci'deki o evdeyiz. kahvaltı masasında ben, erdost, enise, mert ve tankut oturuyoruz. enise krep yapmış, onu ilk defa ev işi yaparken görüyorum. genellikle bilimsel deneylerin insanıdır. mert, bursa'daki ailesini anlatıyor. her şey o kadar doğal ki. hiçbirimiz bir kolejden mezun değiliz. özel üniversitelerde okumamışız. her şey o kadar saf ki. hepimiz lisedeki ilk aşklarımızla evleneceğimizi düşünmüşüz. her şey o kadar tanıdık ki. hepimiz doktor olmaya çalışıyoruz.
gecenin bir vakti paris'teki o mutfakla, sabahın bir vakti ankara'daki o salon iç içe geçti. halbuki olacak gibi değildi. birisi aynı saat dilimini kullandığım 5 saat uzaklığındaki ankara, öteki pek çok insanın aşık olduğu paris. o an anladım ki her şey farklı/uzak/yabancı olsa da huzur tanıdık kalıyormuş. yanındaki insanlarda ve elindeki çay bardağındaymış huzur.
26.9.11
hayatım boyunca mutsuz olmakla sorunum yok.
mutsuzluğu boynumda taşıdığım bir nefes gibi aldım.
hayatın gelişini böyle buyur ettim evime.
yemek vaktiydi, bir pazar günü, sofrayı kurdum.
ağırlaşan her adımda daha da farkına vardım
mutluluk diye bir şey olamazdı benim için.
bu yüzden iki elin parmağı yaşımdan beri
dualarımda, dileklerimde, üflediğim mumlarda
huzur istedim.
her türlü tanrıdan
ve her türlü tanrısal çatı altından.
vatikan'dan konstantinopolis'e
amed'den kabe'ye.
ama durup da neden mutsuz olduğumu
düşünmeksizin istedim
insandım çünkü hep bir istedim
sonunda anladım:
hayatım boyunca mutsuz olacaktım
çünkü ben çok büyük bir şey bekliyordum hayattan
bana asla veremeyeceği
asla göremeyeceğim
24.9.11
egomu düşündüğümde bir hafiflik hissediyorum. burada ego tanımımı açmam gerekirse, diğer insanları kullanmak veya onları ayaklar altına alarak boyunu uzatmak demek istediğimi söylemeliyim.
arkadaşlıklara çok önem veriyorum. lisedeki arkadaşlarımı çok özlüyorum. şu an hep istediğim şehirde, hep istediğim bölümdeyim ama ben o küçük-anadolu-şehrinde, o büyük-kalpli-insanlarla birarada olmayı tercih ederdim.
üniversiteye dair şunu sevemiyorum: yaptığınız her hareket, söylediğiniz her söz, saçınızdaki her renkli saç teli "ilgi çekme çabası" veya "etiket" olarak görünüyor. çünkü insanlar sizin lise döneminize denk gelen "gelişme sürecinizi" göremediklerinden, sahip olduğunuz-benimsediğiniz-doğal her hareketi yapay sanıyor. lisedeki arkadaşlarımın hiçbirinin yapmadığı şey buydu. ve yapay sanılmaya çok açık olan bir doğal-saf-kendi dünyam varmış, bunu fark ettim.
insanlar o kadar zalim ki tüm bunların karşısında şaşkınlıkla duruyorum. gülümsemem kırılıyor önce. küfür eder gibi seviyorlar. yok, aslında sevmiyorlar. seven insan, seven arkadaş gerçekten bunu yapmaz. farkında değiller, ama beni sevmiyorlar. sevmeleri gerekiyormuş gibi bir vicdani sesleri var. ve o sesin dışında da gerçek hisleri ortaya çıkıyor. kötülükleri ta şurama batıyor. ben bunları hak etmiyorum ki. bu oyundan nasıl çıkabilirim. birisi kapağı açabilir mi. acil çıkış yapmam lazım bu uzay mekiğinden.
çıktığım zaman.
işte orası kendi evrenim.
kendimi bırakıyorum.
egomu.
tüm insanları.
nefreti ve sevgiyi.
kendime sarılıyorum ve uyuyorum.
uzun zamandır hiçkimse beni dünyaya döndürecek kadar sımsıkı sarılmadı bana.
http://fizy.com/#s/17r9t6
19.9.11
insan depresyona gireceğini bile bile onu buyur eder mi?
bugün evi temizledim. iyi bir yemek yaptım, fırın falan kullandım yani. sonra kalktım bir türk kahvesi yaptım. birkaç sigara yaktım. annemle konuştum. gülümsedim sesimle. bilgisayarı açtım. tık tık tık. bilgisayarı kapattım. dışarı çıkıp, bir dondurma yemeye gücüm var mı yokladım. yoktu. bir mektup yazdım. sanırım en son o mektubu yazarken nefes aldım. sonra her şeyi kapattım, açtım kitabı. birkaç dakika sonra oje sürerken buldum kendimi. mutfaktaki çikolataları tüketmeye başladım. tüm ışıklar söndü. ben yine bilgisayar başına kondum. biraz amerika'ya seslendim. biraz sustum, çünkü saçmalamaya başlamıştım.
durdum.
içim şişti. içim o kadar şişti ki nefes alamam sandım. ki alamıyorum da.
içim şişti. okumak istemiyorum. ama kariyer yapmak istiyorum.
içim şişti. hayalkırıklığına uğramak istemiyorum. ama hayalkırıklığına uğruyorum.
her şey ankara'dan beklediğim haberin gelmemesiyle başladı.
sonra boston'dan ses seda kesildi.
akabinde osmanbey civarlarında ekildim.
ben aslında hep tünel'deki o eve gitmek istedim.
ama duruyorum duruyorum
kendi sonumu kuruyorum
keşke ellerimi kafama soksam da
yersiz düşünceleri geri itip, zekamı öne çıkarabilsem.
şu anki yersiz düşüncemiz, seni çok özlemem ve seninle ne yapacağımı bilememem.
tüm bu bilinmezlik ve özlem, içime doğru kıvrılıyor
içimde büyüyor şişiyor
içimi şişiriyor
her şeyi karanlık ve bir o kadar dayanılmaz buluyorum.
aslında boğuluyorum.
bugün evi temizledim. iyi bir yemek yaptım, fırın falan kullandım yani. sonra kalktım bir türk kahvesi yaptım. birkaç sigara yaktım. annemle konuştum. gülümsedim sesimle. bilgisayarı açtım. tık tık tık. bilgisayarı kapattım. dışarı çıkıp, bir dondurma yemeye gücüm var mı yokladım. yoktu. bir mektup yazdım. sanırım en son o mektubu yazarken nefes aldım. sonra her şeyi kapattım, açtım kitabı. birkaç dakika sonra oje sürerken buldum kendimi. mutfaktaki çikolataları tüketmeye başladım. tüm ışıklar söndü. ben yine bilgisayar başına kondum. biraz amerika'ya seslendim. biraz sustum, çünkü saçmalamaya başlamıştım.
durdum.
içim şişti. içim o kadar şişti ki nefes alamam sandım. ki alamıyorum da.
içim şişti. okumak istemiyorum. ama kariyer yapmak istiyorum.
içim şişti. hayalkırıklığına uğramak istemiyorum. ama hayalkırıklığına uğruyorum.
her şey ankara'dan beklediğim haberin gelmemesiyle başladı.
sonra boston'dan ses seda kesildi.
akabinde osmanbey civarlarında ekildim.
ben aslında hep tünel'deki o eve gitmek istedim.
ama duruyorum duruyorum
kendi sonumu kuruyorum
keşke ellerimi kafama soksam da
yersiz düşünceleri geri itip, zekamı öne çıkarabilsem.
şu anki yersiz düşüncemiz, seni çok özlemem ve seninle ne yapacağımı bilememem.
tüm bu bilinmezlik ve özlem, içime doğru kıvrılıyor
içimde büyüyor şişiyor
içimi şişiriyor
her şeyi karanlık ve bir o kadar dayanılmaz buluyorum.
aslında boğuluyorum.
18.9.11
a.
ağzımdan çok fazla erkek ismi çıkıyor, biliyorum. kimileri diyor flörtözsün, yok ötekiler diyor kafa kızsın. ben onu bunu bilmem de en sevdiğim erkek ismi sensin. ben en çok seni ağzımda dolandırdım. tadını bile ezberledim adının. ortanca harfini söylerken dilimin dişime değmesini sevdim. sen konuşurken, bir anda incelen sesine alıştım. parmaklarının esnekliğine şaştım. ben yüzünün haritasını ezberledim.şimdi telefonda duyduğum ses, heycanla nasıl da aşık olduğunu anlatırken bana. bir anda ses kayboluyor ve ben seni düşünüyorum. el ele bir istiklal boyunca koştuğumuz o geceyi anımsıyorum. önümüze çıkan insanlara, ani manevralar sayesinde çarpmaktan kurtuluşumuz o geceye has değildi. hatırlarsan, bundan 2 sene önce bir istiklal'i boylu boyunca hızlı hızlı yürümüştük. bundan yarım saat önce ise bir kilise oturmuş, huzuru arıyorduk.
tek isteğimiz huzur. insan neyi arıyorsa, aslında o olmuştur diye duymuştum bir keresinde. senin yanındayken o kadar huzurluyum ki bu boynunun beyazlığından mı, bana sarıldığında yanında küçücük -ve küçük?- kalmamdan mı, yoksa senin ellerinin aslında evim olmasından mı, bilmiyorum.
ben sorular sormaya devam ettikçe, her şeyi etraflıca düşünmek için vakit istedikçe ve senin evine gitmedikçe zaman geçecek, ağzımdan türlü erkek isimleri geçecek. ellerimden, kolumdan ve boynumdan. ama ben en çok senin adını söylemiş olacağım. içimden.
15.9.11
14.9.11
f.

yastığın altında kalmış kolum uyuştuğundan mütevellit açtığım gözlerim, kapalı gözlerini gördü. kirpiklerinden öptüm, günaydın dedim. gözlerini açtın, güzel gülümsemeni verdin. bulut kadar hafif yorganın ötesinde, birbirine dolanmış ayaklarımızı görünce daha sesli güldün. biliyor musun, ben o gece hiç üşümedim.
yatağın kenarındaki su şişeme uzandım. içtiğim en tatlı su bu olmalı. sonra şişeyi sana uzattım. su boğazından akıp giderken, hareket eden adem elmana baktım. şişenin kapağını kapatıp, yerine koydum. kafamı yastığa gömdüm. ellerinle kakülümü düzelttin. parmaklarını yiyebilirdim.
haliyle acıkmış iki insan olarak çıktık evden. birkaç metre aşağıda pazar kurulmuş, durmadan minibüsler ve insanlar akıyor aşağı doğru. bugün haftasonu, herkes karşıya geçmek peşinde. ama biz yüzümüzü yukarı verip, yokuşu çıkmaya başladık. sonra beyaz parmağını şöyle bir salladın ve taksi durdu: moda.
takside pencereye daha da yaklaştım. yolun kenarındaki ağaçların yapraklarının izin verdiği yerlerime güneş dokundu. gözümü kapattım ve gülümsedim. elime uzandın ve tuttun. şaştım ve aşık oldum.
aldığımız poğaça ve simitler elimizde, çay bahçesine yürümeye başladık. bir ara sağ tarafa döndüm ve yukarı baktım. yüzüm ekşidi. evin balkonundan sarkıtılan geçmişime dolandım. zaman nasıl da hızla koşuyordu yokuş aşağı. "neyse" deyip bulutlara bakmak gibi bir şeydi. ben de öyle yaptım. biraz daha sana sokuldum. benim evim meğersem ağzının kenarındaki kıvrımmış, bilememişim.
- bize iki çay!
şu günlerin biteceğini bilmesem çok daha iyi olurdu. az kaldı neyse ki bundan sonra hep aynı sabaha uyanmamıza. birisi deseydi ki bana "istanbul'u bırakacaksın ve ankara'ya gideceksin", "siktirgit" derdim. bilirsin, derim.
ama bu öyle bir şey ki kabul edebiliyorum. hiçbir şey vazgeçilmez değil, seni düşündüğümde. bundan 5 sene sonra istanbul'da yine kendi başıma mı uyanmak istiyorum, yoksa senin hazırladığın kahvaltıyla mı? yaptığımız kahvaltıdan sonra gittiğimiz işlerimiz mi, senin işini yaparken suratındaki ciddiyet ve ellerindeki kabiliyet mi? hastalandığında alnındaki saçlarını düzelten parmaklarım mı, basit bir hücreyken el-kol-bacak oluşturacak şişmiş karnıma bıraktığın öpücük mü?
ben o sabah tam da bunları düşündüm ve şunu fark ettim: eskiden anıları daha hızlı yaratırdım.
9.9.11
#1
ellerimi bağlayıp bekliyorum
yaklaşık 2 ay kadar
ellerimi açtığımda 2 yol var
birini seçip, izliyorum
adım adım mutsuz oluyorum
ekinler biçiliyor ve toplanan otlar
eskisi kadar ulvi değil
ellerimi toparlıyorum
etrafa dağılmış
neyse ki mekanizması belli
geri geliyor hızlıca dolanan kollar
ellerime takılan bir saç
ellerime çarpan taşlar
ellerimle attığım taşlar
kimse muhammed'in hayallerinden bahsetmedi
en büyük güç,
alınmayan temizlik suyundan sanıldı
#2
ellerimi bağlayıp bekliyorum
2 ay kadar
ellerimi açtığımda önümde bir kruvasan
yanımda bir kedi
solumdaki sigara dumanı
ama elbet, önce ellerimi neden bağlamadığıma dönmeli.
ellerim pek haylazdı.
iflah olmaz bir müzisyen
bir aşık, bir bilimadamı, bir aşçı
her şeye dahil olabilir
ama her şeyin dışında olmak ister
ellerim pek maviydi.
sanırım saçımı düzeltirken
bulaştı bu havalar
onun evvelinde de bulutları başım at
ellerimi bağlayıp bekliyorum
yaklaşık 2 ay kadar
ellerimi açtığımda 2 yol var
birini seçip, izliyorum
adım adım mutsuz oluyorum
ekinler biçiliyor ve toplanan otlar
eskisi kadar ulvi değil
ellerimi toparlıyorum
etrafa dağılmış
neyse ki mekanizması belli
geri geliyor hızlıca dolanan kollar
ellerime takılan bir saç
ellerime çarpan taşlar
ellerimle attığım taşlar
kimse muhammed'in hayallerinden bahsetmedi
en büyük güç,
alınmayan temizlik suyundan sanıldı
#2
ellerimi bağlayıp bekliyorum
2 ay kadar
ellerimi açtığımda önümde bir kruvasan
yanımda bir kedi
solumdaki sigara dumanı
ama elbet, önce ellerimi neden bağlamadığıma dönmeli.
ellerim pek haylazdı.
iflah olmaz bir müzisyen
bir aşık, bir bilimadamı, bir aşçı
her şeye dahil olabilir
ama her şeyin dışında olmak ister
ellerim pek maviydi.
sanırım saçımı düzeltirken
bulaştı bu havalar
onun evvelinde de bulutları başım at
12.8.11
uzandığım en büyük deniz sensin
kolların beni bırakamasın,
babamın yapmadığı kadar
sarsın, sakın sıkmasın
izlerin menekşe renginde
baktığında altını görebildiğim tenim
artık senindir.
uyandığım en büyük yalan sensin
uçların beni uyandırmasın,
annemin yapamadığı kadar
inandırsın, sakın kandırmasın
bilincim tuhaf bir sis eşliğinde
geçmiş dediğin kopuk kopuk parçalar oldu aklımda
artık senindir.
kolların beni bırakamasın,
babamın yapmadığı kadar
sarsın, sakın sıkmasın
izlerin menekşe renginde
baktığında altını görebildiğim tenim
artık senindir.
uyandığım en büyük yalan sensin
uçların beni uyandırmasın,
annemin yapamadığı kadar
inandırsın, sakın kandırmasın
bilincim tuhaf bir sis eşliğinde
geçmiş dediğin kopuk kopuk parçalar oldu aklımda
artık senindir.
5.8.11
psikanalizi terapötik ve teorik olarak iki ayrı boyutta ele alırsak; terapötik boyut özgürlük yoksunu bir toplumda uygulanabilecekken, teorik psikanaliz dünyayı özgürce eleştirebilmektedir. bu ayrımda freud, psikanalizi şöyle tanımlamıştır: kendisini bir terapi olarak zorunlu kılan özgürlüksüz bir toplumun teorisi.
yani psikanalizi tam anlamıyla, ancak sağlıklı bireylerin olduğu bir toplumda uygulayabilirsiniz ama aslında tam tersi toplumun ihtiyacı vardır psikanalize.
bu çıkmazı, freud'un bizzat kendisi de dillendirdiğine göre, yıllarca "ne olacaksın?" diyen büyüklerime "psikanalist" dediğimde neden güldüklerini anlıyorum. ve iyi geceler diliyorum.
yani psikanalizi tam anlamıyla, ancak sağlıklı bireylerin olduğu bir toplumda uygulayabilirsiniz ama aslında tam tersi toplumun ihtiyacı vardır psikanalize.
bu çıkmazı, freud'un bizzat kendisi de dillendirdiğine göre, yıllarca "ne olacaksın?" diyen büyüklerime "psikanalist" dediğimde neden güldüklerini anlıyorum. ve iyi geceler diliyorum.
4.8.11
insanlar birbirlerine yıllarını veriyor demek çok brutal. daha doğrusu, birbirleriyle yıllarını geçiriyorlar. ortada emek var çünkü bunun hakkı yensin istemem. ve o yıllar birikip de bir noktaya geldiğinde, yol arkadaşlıklarının bitmesi gerekiyor. elbet bir ayrılık üzerinde asla eşit hak olmuyor. birisi, bunu daha çok istiyor. birisi, acıyı göze alıp devam edebilecekken, öteki, dur diyor. sonra yıllar, artık birbirinden ayrı geçirilmek üzere akıyor. oysa, bunun en başında, güzel günler vardı. güneş dişleri parlatırdı ve de gözleri.. inanç vardı. gelecek günlere. sevgi vardı. oysa en sonunda, alınan kararların sevgiyle uzaktan yakından alakası yoktur. sevgi biter. sevgi böyle bir şeydir. inanırım. hissettim. gördüm. yaşadım. bitirdim. bitirdiler. bununla sorunum yok. belki eskiden vardı ama artık bunu da kabullendim: sevgi, bitiyordu. peki tüm bu biten sevgiler, onlar, nereye gidiyordu? birisi bunu açıklamalı. entropi diye bir şey öğrendim nihayetinde. bir yerlerde bir şeye dönüşmüş olmalı. o bakıştaki, cümlelerdeki, dokunuştaki, öpüşteki, o en yüce şey, sevgi, nereye gidiyordu bitince?
buna en çok da kendimi düşünce şaşırıyorum. hayatımda olan, beni mutlu eden ve sevebilmeyi istediğim bir erkek var. bir zamanlar severdim ve o farkımda değildi. şimdiyse karşılıklı bakıyoruz birbirimize. dinliyoruz birbirimizi. konuşuyoruz. ağlıyorum omzunda. onun yüzüne her baktığımda, keşke onu bundan 4 sene önceki gibi sevebilsem diyorum. 4 sene önce benim için ne anlamlar taşıyan bu insan, şu anda iyi bir dost. daha fazlasını yapamıyorum. ama en iyi de ben biliyorum, bir zamanlar onu nas-sıl sevdiğimi. şimdi nice çabalasam, nice erkekle hayalkırıklığına uğrayıp da yine ona gelsem.. olmuyor. sevemiyorum.
peki ama o günlerden bugünlere ne değişti? biten sevgiler nereye gidiyor tanrı aşkına?
"- bazen birine aşık olmak istersin ve çevrendeki birine aşık olursun ancak içten içe bilirsin o senin istediğin adam değildir ama oyuna devam edersin ve sonra aniden bırakırsın. bu iki şey bence bizim tamamen post-maymun olduğumuzu kanıtlıyor. inanılmaz bir alışma yeteneğimiz var ve bu çok korkunç."
inanılmaz bir alışma yeteneğim var ve bu çok korkunç.
buna en çok da kendimi düşünce şaşırıyorum. hayatımda olan, beni mutlu eden ve sevebilmeyi istediğim bir erkek var. bir zamanlar severdim ve o farkımda değildi. şimdiyse karşılıklı bakıyoruz birbirimize. dinliyoruz birbirimizi. konuşuyoruz. ağlıyorum omzunda. onun yüzüne her baktığımda, keşke onu bundan 4 sene önceki gibi sevebilsem diyorum. 4 sene önce benim için ne anlamlar taşıyan bu insan, şu anda iyi bir dost. daha fazlasını yapamıyorum. ama en iyi de ben biliyorum, bir zamanlar onu nas-sıl sevdiğimi. şimdi nice çabalasam, nice erkekle hayalkırıklığına uğrayıp da yine ona gelsem.. olmuyor. sevemiyorum.
peki ama o günlerden bugünlere ne değişti? biten sevgiler nereye gidiyor tanrı aşkına?
"- bazen birine aşık olmak istersin ve çevrendeki birine aşık olursun ancak içten içe bilirsin o senin istediğin adam değildir ama oyuna devam edersin ve sonra aniden bırakırsın. bu iki şey bence bizim tamamen post-maymun olduğumuzu kanıtlıyor. inanılmaz bir alışma yeteneğimiz var ve bu çok korkunç."
inanılmaz bir alışma yeteneğim var ve bu çok korkunç.
2.8.11
17.7.11
when she loves somebody
she welcomes him
from her eyebrows to elbows
until he starts to change completely
afterwards he becomes offensive
more or less you know the story:
completing his missing parts
enduring the injustice
consuming her patience
struggling with him and
being accompanied by bleakness
when she loves somebody
she owns him
from his eyebrows to elbows
between them, you know, the thing
that is easily consumed and never frustrated.
she welcomes him
from her eyebrows to elbows
until he starts to change completely
afterwards he becomes offensive
more or less you know the story:
completing his missing parts
enduring the injustice
consuming her patience
struggling with him and
being accompanied by bleakness
when she loves somebody
she owns him
from his eyebrows to elbows
between them, you know, the thing
that is easily consumed and never frustrated.
16.7.11
16.07.1991-16.07.2011
I would not mind if it were bones, or a pearl button.
I do not want much of a present, anyway, this year.
After all I am alive only by accident.
-sylvia plath
I do not want much of a present, anyway, this year.
After all I am alive only by accident.
-sylvia plath
12.7.11
10.7.11
bir insanı sevmek kadar korkunç bir şey yok. onu haklı yapmak kadar.. filmde, izlediysen şunu der: "39 dakika geçmiştir. Ve o gelir. Nefes nefese. Hala yakışıklı. Trafik kötüymüş. Evet. Ben de onu mazur görürüm. Derim ki, bu kadar geç kalman tabi ki olağan. Çünkü.. Çünkü ben zayıf biriyim ve eğer birine çok fazla değer vermişsem benim için o daima haklıdır. Sikeyim."
sikeyim. işte birisini sevmek bu kadar korkunç ve hastalıklı. sevdikçe zayıflıyoruz. oysa böyle olmamalı. sevgi, o yüce şey, adına ne şiirler kitaplar yazıldı, gücümüzü almamalı.
"yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik, kozmik felaket olduğunu ve
şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz. hatta ben daha da
ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun hatayı üzerimize alıp sonuna
kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum. buna bir de isim bulmuşuz. “sevgi” diyoruz. sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi?
“dünyayı seviyorum” veya “evrensel sevgi” gibisinden kavramlardan oldum
olası iğrenmişimdir. ben dünyayı sevmiyorum. ben daha çok “dünyadan nefret
ediyorum” ile “dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim. ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret. çok aptalca. bu var ve ben onu umursamıyorum. benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem. sevgi ”hepinizi seviyorum” demek değil. sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor ki burada yine o dengesizlik yapısı var. bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa, diyorum ki “seni her şeyden çok seviyorum”. bu gayet resmî manada, sevgi kötülüktür." -zizek
sikeyim. işte birisini sevmek bu kadar korkunç ve hastalıklı. sevdikçe zayıflıyoruz. oysa böyle olmamalı. sevgi, o yüce şey, adına ne şiirler kitaplar yazıldı, gücümüzü almamalı.
"yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik, kozmik felaket olduğunu ve
şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz. hatta ben daha da
ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun hatayı üzerimize alıp sonuna
kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum. buna bir de isim bulmuşuz. “sevgi” diyoruz. sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi?
“dünyayı seviyorum” veya “evrensel sevgi” gibisinden kavramlardan oldum
olası iğrenmişimdir. ben dünyayı sevmiyorum. ben daha çok “dünyadan nefret
ediyorum” ile “dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim. ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret. çok aptalca. bu var ve ben onu umursamıyorum. benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem. sevgi ”hepinizi seviyorum” demek değil. sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor ki burada yine o dengesizlik yapısı var. bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa, diyorum ki “seni her şeyden çok seviyorum”. bu gayet resmî manada, sevgi kötülüktür." -zizek
27.6.11
boşanmak sanki istanbul'a aitmiş gibi geliyor bana hep, ama kötü huylarından biri gibi.
mutluluğu aramak da, onu bulamamak da çok batılı birşey sanki
ben: ve çok ufak gündelik olayları problem haline getirip, büyük bir panik dalgası eşliğinde tartışmak çok anadolulu.
alışmak, dayanmak, sabretmek
üçünün mükemmel oranlarda karışımı hayat sanırım
alışmak konusunda berbatımdır
alıştığımı farkettiğimde üzüntüm dayanılmaz oluyor
dayanmak konusunda oldukça iyiyimdir, ama dayanmak da düşük dozlarda işe yarayan birşeydir sabır konusunda nispeten iyiyimdir, sanırım en çok bunun üzerinde çalışmam gerekiyor
mutluluğu aramak da, onu bulamamak da çok batılı birşey sanki
ben: ve çok ufak gündelik olayları problem haline getirip, büyük bir panik dalgası eşliğinde tartışmak çok anadolulu.
alışmak, dayanmak, sabretmek
üçünün mükemmel oranlarda karışımı hayat sanırım
alışmak konusunda berbatımdır
alıştığımı farkettiğimde üzüntüm dayanılmaz oluyor
dayanmak konusunda oldukça iyiyimdir, ama dayanmak da düşük dozlarda işe yarayan birşeydir sabır konusunda nispeten iyiyimdir, sanırım en çok bunun üzerinde çalışmam gerekiyor
19.6.11
bildiğim tüm yağmurları söyledim
basabildiğim tüm taşlara basmıştım
sanrım, aldığım yoldan yanaydı
ama durup da kafamı kaldırdığımda
hala senin altındaydım
babacığım,
beni sen doğurmuşsun
ben kaçsam da
senin eteklerinden çıkamamışım
senin elinden kurtulamamışım
ben büyüdüm sansam da
sen hep beni budamışsın
aman kafama dokunmaaaa!
kimseler bilmez,
orada bir dünya yatıyor
kimseleri uyandırmıyor
basabildiğim tüm taşlara basmıştım
sanrım, aldığım yoldan yanaydı
ama durup da kafamı kaldırdığımda
hala senin altındaydım
babacığım,
beni sen doğurmuşsun
ben kaçsam da
senin eteklerinden çıkamamışım
senin elinden kurtulamamışım
ben büyüdüm sansam da
sen hep beni budamışsın
aman kafama dokunmaaaa!
kimseler bilmez,
orada bir dünya yatıyor
kimseleri uyandırmıyor
15.6.11
günler geçiyor. midemden. ellerimden. uykularımdan. akciğerlerimden. burnumdan. kokular geçiyor. leziz yemekler. aylardır yenmeyen sütlaçlar. türk örf gelenek ve gözeneklerimden geçiyor. adeta. bitiyor. bir koca sene yine bitiyor. gidiyor, binmiş bir sandala. sonra başka bir uyuma dönüyor her şey. insan kaybettiğini buluyor. içindeki nefse bakıyor. eşyalarını topluyor.
başka bir yerde kavuşmalı. çok uzakta değil, açıkta buluşmalı.
başka bir yerde kavuşmalı. çok uzakta değil, açıkta buluşmalı.
9.6.11
26.5.11
o şiirleri yazan kız karşında otururken elleriyle oynuyor. kağıtlar koparıyor. çatallara dokunuyor. telefonuna tıklıyor. saatini çeviriyor. pek çok şey yapıyor. bir tek sana uzanamıyor. uzanmaması gerek.
gerek çünkü aslında tam da sana söylediğim cümleyi söyleyeceğim bundan sonrasında: gözden çıkardığım insanları hayatıma sokuyorum. çünkü insanlar gider. insanlar geldikleri kadar durmadan giderler. ve ben hep kalırım. ve ben seni kaybetmek istemiyorum. senin hayatımdan çıkışını izlemek istemiyorum. hala oturtamadım ama ben seni gözümde çok büyütüyorum. bir an "tabi ki bu lafları etcek, adam kaç yaşında" diyorum. öte yandan "hasiktir, ona nasıl baktığımı biliyor" oluyorum. herkes gitse de herkes tarafından hayalkırıklığına uğrasam da.. sana uzanmamak için duracağım. her seferinde. saniyeler ellerimin üzerinden geçecek ve ağzımızdaki bir sözcük olacak. görüşeceğiz, sarılacaksın, sanki son hakkımmışçasına sarılacağım sana. ama olmayacak.
çünkü ben o kadar mantıklı ve aptal bir insanım ki hayatımda en çok beraber olmak istediğim adamı, hayatıma sokmayarak, bu lafımı kanıtlayacağım.
gerek çünkü aslında tam da sana söylediğim cümleyi söyleyeceğim bundan sonrasında: gözden çıkardığım insanları hayatıma sokuyorum. çünkü insanlar gider. insanlar geldikleri kadar durmadan giderler. ve ben hep kalırım. ve ben seni kaybetmek istemiyorum. senin hayatımdan çıkışını izlemek istemiyorum. hala oturtamadım ama ben seni gözümde çok büyütüyorum. bir an "tabi ki bu lafları etcek, adam kaç yaşında" diyorum. öte yandan "hasiktir, ona nasıl baktığımı biliyor" oluyorum. herkes gitse de herkes tarafından hayalkırıklığına uğrasam da.. sana uzanmamak için duracağım. her seferinde. saniyeler ellerimin üzerinden geçecek ve ağzımızdaki bir sözcük olacak. görüşeceğiz, sarılacaksın, sanki son hakkımmışçasına sarılacağım sana. ama olmayacak.
çünkü ben o kadar mantıklı ve aptal bir insanım ki hayatımda en çok beraber olmak istediğim adamı, hayatıma sokmayarak, bu lafımı kanıtlayacağım.
21.5.11
o'na dokunmak için sadece birkaç yıl bekledim. sonra üzerimizi uyku örtecekti.
elimin 1 cm gerideki hali güvenli sınır. 1 cm ötedeki o'nun saldırgan ve hırpalayıcı olduğundan şüphem yok. kendimi daha fazla yormak ve insanları "kaçırmak" istemiyorum. ben aslında beklemiyorum. i'm just taking life as it comes. bu yüzden ona uzanmıyorum. (07.03.2011)
o'nunla aramızdaki o güvenli duvardan bahsetmiştim değil mi? siktiret. çünkü ben o duvarı gördüm. duvara çarptım. elimi kaldırdığım an o'na dokunabilirdim. ama buna gerek yoktu. sarılabileceğim kadar yakındı ilk defa. ve ben sarılamadım. o sarılamadı. sarılmadı. onlar konuştu. ben boğuldum. boğdum. bana bakmıyordu bile. gözlerime bakmıyordu.
oysa ben o'nu özledim. yapamadıklarımı özledim. bu yüzden o'nun yastığında uyuyacağım. yani aramızdaki duvarı alıp, başımın altına koyacağım.
neden duruyor?
beni kendine mi saklıyor?
hah.
konuşmadığımız o kadar çok şey kaldı ki. odamın ferahlığından tut, ailesine, o filmi neden o kadar sevdiğine, filmde çocuğun odasına düşen motorun nerden geldiğine kadar.
ben dün niye sustum?
dönüp de sana, sen o hoş gülümsemeni bu filmden öğrenmişsin, demedim?
yine biriktirdim.
azalan hiçbir şey yok içimden ve ben yine de dolduruyorum. (21.05.2011)
elimin 1 cm gerideki hali güvenli sınır. 1 cm ötedeki o'nun saldırgan ve hırpalayıcı olduğundan şüphem yok. kendimi daha fazla yormak ve insanları "kaçırmak" istemiyorum. ben aslında beklemiyorum. i'm just taking life as it comes. bu yüzden ona uzanmıyorum. (07.03.2011)
o'nunla aramızdaki o güvenli duvardan bahsetmiştim değil mi? siktiret. çünkü ben o duvarı gördüm. duvara çarptım. elimi kaldırdığım an o'na dokunabilirdim. ama buna gerek yoktu. sarılabileceğim kadar yakındı ilk defa. ve ben sarılamadım. o sarılamadı. sarılmadı. onlar konuştu. ben boğuldum. boğdum. bana bakmıyordu bile. gözlerime bakmıyordu.
oysa ben o'nu özledim. yapamadıklarımı özledim. bu yüzden o'nun yastığında uyuyacağım. yani aramızdaki duvarı alıp, başımın altına koyacağım.
neden duruyor?
beni kendine mi saklıyor?
hah.
konuşmadığımız o kadar çok şey kaldı ki. odamın ferahlığından tut, ailesine, o filmi neden o kadar sevdiğine, filmde çocuğun odasına düşen motorun nerden geldiğine kadar.
ben dün niye sustum?
dönüp de sana, sen o hoş gülümsemeni bu filmden öğrenmişsin, demedim?
yine biriktirdim.
azalan hiçbir şey yok içimden ve ben yine de dolduruyorum. (21.05.2011)
19.5.11
o kadar mutsuzum ki ölücem. bunu öyle içten hissediyorum ki.
yalnızım
yalnızım
yalnızım
birilerinden hoşlanıyor ve sonra onların içi kof çıktığını görüp, umutsuzlanıyorum.
hiçbir zaman kafama göre birini bulabilecek miyim?
ders çalışmam lazım. ama çalışamıyorum. gerçekten hiçbir şey ifade etmiyor notta yazılanlar bana.
insanlar çok kalabalık geliyor ve bıkıyorum bu kalabalıktan ama hayır, ben bu kalabalığı istiyorum da aslında.
kimseye ihtiyacım yokmuş gibi davranmaktan bıktım.
26.4.11
yazdığım tüm sayfaları yırtmak istiyorum
içimi açtığım tüm yıllar ve
katlayıp sana yolladığım saç tellerim
hepsini yakmak istiyorum
ellerimdeki hikayeleri silmek
ve bir bombayı kucağına verir gibi
kulağına içimi fısıldamamak
üzgünüm dostum,
artık arkanda değilim
önünde değilim
yanında değilim
artık bungalov dolu o yerde
hiç değilim
içimi açtığım tüm yıllar ve
katlayıp sana yolladığım saç tellerim
hepsini yakmak istiyorum
ellerimdeki hikayeleri silmek
ve bir bombayı kucağına verir gibi
kulağına içimi fısıldamamak
üzgünüm dostum,
artık arkanda değilim
önünde değilim
yanında değilim
artık bungalov dolu o yerde
hiç değilim
13.4.11
gece 3te yattım. sabah 8de uyandım. duşa girdim. 9.40ta ders vardı. patoloji. dinledim. sonraki ders saçma bişiydi. dinlemedim. sonraki ders farmakolojiydi, ama selinin iphone'unda zombi öldürmece oynadım. sonra biraz kantinde takıldım. 1de anatomi labına gittim. 4e kadar kafatası kemikleri çalıştım. iğrenç bişiy. çok fazla çok fazla kıvrım ve delik ve hepsinin ayrı isimleri var. fuck. sonra kadıköye indim. kadıköyden otobüs bileti almam gerekiyordu. zonguldaka gidicez ya. gittim paraları ben toplamıştım. internetten bakınca biletin 20 lira olduğu yazıyordu. 21 liraymış meğerse. ve gidiş dönüş, insanlardan 40 lira toplamıştım ben. neticede 14 gidiş, 14 dönüş. 28 lira açığımız vardı. bi an stres oldum. adama paraları çıkarırken kafam karıştı. ya tam o noktada adama fazladan para verdim ya da önceden düşürdüm parayı ki düşüremem çünkü cüzdanımın en en en iç kısmındaydı hepsi. 50 lira daha eksiğimiz görünüyordu. 78 lira eksik. dönüş biletlerini almadım. yol boyunca düşündüm düşündüm. eve geldim hesapladım, hesapladım, olmadı. of ben para işlerinden nefret ediyorum. bir daha da para toplarsam, allah ağzıma sıçsın. neticede işin içinden şöyle çıktım: 50 lira eksikti. bildiğin yoktu o kağıt. 50 lira ortaya koyucaktım. aptallığımın bedeli. ağladım. para işlerinden nefret ediyorum. haftaya 3 tane sınavım var. saatlerce labda kafatası çalıştım. ama hala yetersiz. şu an mesela artık yemeğimi yemiş ve dersime oturmuş olmam gerekiyordu. ama ne yemeğimi yedim ne de ders. ağladım. ağladım. yorganı çektim başıma ve ağladım. of ben nefret ediyorum para işlerinden. niye kayboldu o 50 lira. kaybolan 50 liradan. haftayaki sınavdan. ankaraya gelemeyecek olmaktan. oy kullanamayacak olmaktan. annem gelsin artık. annem cuma günü gece gelecek. ona başımı gömsem de ağlasam. çok istiyorum bunu. tam bu noktada duruyorum ve diyorum ki oh be sevgilim yok. çünkü olsa, kesin ondan da nefret ederdim. herkesten nefret ediyorum. ders çalışmam lazım. of. bankadan para çekmem ve aptallığımın ücreti olan parayı yatırmam lazım. allah belamı versin. versin ama sınavdan kalmamı sağlayarak değil. ne bileyim, gene karşıma şair bozuntusu seks düşkünü bencil egoist bi erkek çıkarsın, öyle versin. hakkıdır allahın. hakkı bana bunu yapmak. hakkıdır hakka tapan milletin istiklal.
9.4.11
1.4.11
29.3.11
28.3.11
ben, en azından kendimle ilgili, şunu anladım ki: hayatta farkına varabildiğim 2 gerçek var. yalnızlık ve ölüm. ikisi de beni paniklendiriyor. iki ucu da paniklendiriyor. ölmemeliyim çünkü hayattan memnun değilim, bir şeyler eksik hala. ama aynı zamanda nasıl olup da hala yaşayabiliyorum?! hala nasıl nefes alabiliyorum?! buna nasıl katlanabiliyorum?! yalnızım çünkü insan özünde yalnızdır. çevresine insanları topladığı zamanlarda bile yalnızdır. sadece yalnızdır. bunun yanı sıra insanlara nasıl katlanabiliyorum bazen? nasıl olup da anlayışlı olabiliyorum insansı saçmalıklara?
şu ana kadar 2 gerçeğim var hayatla ilgili. ve açıkça görülüyor ki ben 2siyle de başa çıkamıyorum.
şu ana kadar 2 gerçeğim var hayatla ilgili. ve açıkça görülüyor ki ben 2siyle de başa çıkamıyorum.
27.3.11
dünyanın orta yerinde yalnızlıktan ölüyormuş gibi acı çekiyorum. tamamen sona ulaşıp, ölümü göremiyorum. sadece acı çekmek süregeliyor. ben aslında acı çekmekten ölesiye korkuyorum. ne kadar komik değil mi, cümleleri alt alta yazarsak:
ölüyormuş gibi acı çekiyorum
acı çekmekten ölesiye korkuyorum
beni alıp, dışarıdan hayata bakmaya zorladığın için teşekkürler. kendime bu kadar yüklenmemin sebebi neydi acaba? gözlerim o kadar ağrıyor ki -çünkü gözyaşları ağırdır.
ne kadar yalnızız. ne kadar doldursam da etrafımı, boşlukları, ne kadar yalnızım. yanımda olmasını istediğim insanlarla arama ya yıllar giriyor ya yollar. sevmiyorum. sevmiyorum.
ölüyormuş gibi acı çekiyorum
acı çekmekten ölesiye korkuyorum
beni alıp, dışarıdan hayata bakmaya zorladığın için teşekkürler. kendime bu kadar yüklenmemin sebebi neydi acaba? gözlerim o kadar ağrıyor ki -çünkü gözyaşları ağırdır.
ne kadar yalnızız. ne kadar doldursam da etrafımı, boşlukları, ne kadar yalnızım. yanımda olmasını istediğim insanlarla arama ya yıllar giriyor ya yollar. sevmiyorum. sevmiyorum.
9.3.11
28.2.11
verdiği sözleri hatırlıyorum
mutlulukla ilgili bir şeydi
gülümseyiş yerini tutamaz
ama keşke şu an yanımda olsaydın
değişmesi gereken birkaç ampül var
bulutlar ışığı kapatıyor
son günlerimiz karanlık
başağrısına çözüm birkaç duman
birkaç tatbikat ve burjuva zevkimiz
değişmeyen tek gelenek
elbette ellerime sığmaz bu kadarı
nesil atlıyoruz her seferinde
mutlulukla ilgili bir şeydi
gülümseyiş yerini tutamaz
ama keşke şu an yanımda olsaydın
değişmesi gereken birkaç ampül var
bulutlar ışığı kapatıyor
son günlerimiz karanlık
başağrısına çözüm birkaç duman
birkaç tatbikat ve burjuva zevkimiz
değişmeyen tek gelenek
elbette ellerime sığmaz bu kadarı
nesil atlıyoruz her seferinde
24.2.11
22.2.11
bazen gerçekten bir ömürde tek hayat yaşamak istemediğime karar veriyorum. otobüste vesair giderken yan tarafta bir arabaya takılıyor gözüm mesela. keşke o anlığına "ben" benden çıkıp, o sürücü koltuğundaki kadın olsam. onun hayatı nasıldır, bir baksam. ama mutsuz ediyor bu insanı biliyor musun. dünyada yüzlerce dil var. ülke var. ve öldüğümüzde kaç dil konuşuyor olabileceğiz ki. mesela çince, benim için hep çizgilerden ibaret olacak. oysa o çizgiler bir hikaye anlatıyor. hayatımda tenis oynamadım. öldüğümde hala mühendislerin ne yaptıklarını bilemeyeceğim. pek çok meslek grubunun aslında ne yaptıklarını bilemeyeceğim. dünyada dinlemek gereken çok fazla hikaye var aslında.
bencillik etme diyor arkadaşım. bunları düşünerek yaşarsan, dibe batarsın diyor öteki.
ölümden çok korkuyorum.
ama bazen yaşamaktan da korkuyorum. uyanıyorum ve "aman tanrım, yaşıyoruz!" diyorum. yolda yürüyorum, o kadar insan, nasıl yaşayabiliyorsunuz, diyorum.
ve ölmekten çok korkuyorum.
ve yaşamı becerebilenleri sevmiyorum. evet, yaşamak bir ability işi ve kimi zaman bundan mahrum olduğumu düşünüyorum.
mad men'de şöyle bir söz geçiyordu: yalnız doğdunuz ve yalnız ölecekseniz. ve bu dünya, üzerinize sadece bir kurallar demeti serper. bu gerçekleri unutmanız için.
sonra sanırım özdemir asaf şunu demiş: insanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları sevip; gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.
ben de şunu diyorum: hepimiz, acılarımıza sahip olmak dışında yalnızız.
bencillik etme diyor arkadaşım. bunları düşünerek yaşarsan, dibe batarsın diyor öteki.
ölümden çok korkuyorum.
ama bazen yaşamaktan da korkuyorum. uyanıyorum ve "aman tanrım, yaşıyoruz!" diyorum. yolda yürüyorum, o kadar insan, nasıl yaşayabiliyorsunuz, diyorum.
ve ölmekten çok korkuyorum.
ve yaşamı becerebilenleri sevmiyorum. evet, yaşamak bir ability işi ve kimi zaman bundan mahrum olduğumu düşünüyorum.
mad men'de şöyle bir söz geçiyordu: yalnız doğdunuz ve yalnız ölecekseniz. ve bu dünya, üzerinize sadece bir kurallar demeti serper. bu gerçekleri unutmanız için.
sonra sanırım özdemir asaf şunu demiş: insanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları sevip; gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.
ben de şunu diyorum: hepimiz, acılarımıza sahip olmak dışında yalnızız.
Subscribe to:
Posts (Atom)






