27.6.11

boşanmak sanki istanbul'a aitmiş gibi geliyor bana hep, ama kötü huylarından biri gibi.
mutluluğu aramak da, onu bulamamak da çok batılı birşey sanki
ben: ve çok ufak gündelik olayları problem haline getirip, büyük bir panik dalgası eşliğinde tartışmak çok anadolulu.



alışmak, dayanmak, sabretmek
üçünün mükemmel oranlarda karışımı hayat sanırım
alışmak konusunda berbatımdır
alıştığımı farkettiğimde üzüntüm dayanılmaz oluyor
dayanmak konusunda oldukça iyiyimdir, ama dayanmak da düşük dozlarda işe yarayan birşeydir sabır konusunda nispeten iyiyimdir, sanırım en çok bunun üzerinde çalışmam gerekiyor

19.6.11

bildiğim tüm yağmurları söyledim
basabildiğim tüm taşlara basmıştım
sanrım, aldığım yoldan yanaydı
ama durup da kafamı kaldırdığımda
hala senin altındaydım
babacığım,
beni sen doğurmuşsun
ben kaçsam da
senin eteklerinden çıkamamışım
senin elinden kurtulamamışım
ben büyüdüm sansam da
sen hep beni budamışsın
aman kafama dokunmaaaa!
kimseler bilmez,
orada bir dünya yatıyor
kimseleri uyandırmıyor

15.6.11

günler geçiyor. midemden. ellerimden. uykularımdan. akciğerlerimden. burnumdan. kokular geçiyor. leziz yemekler. aylardır yenmeyen sütlaçlar. türk örf gelenek ve gözeneklerimden geçiyor. adeta. bitiyor. bir koca sene yine bitiyor. gidiyor, binmiş bir sandala. sonra başka bir uyuma dönüyor her şey. insan kaybettiğini buluyor. içindeki nefse bakıyor. eşyalarını topluyor.


başka bir yerde kavuşmalı. çok uzakta değil, açıkta buluşmalı.

9.6.11

çok zor unutabilirim.
anları. anıları. kokuları. insanları. yüzleri. ifadeleri. söylenmiş cümleleri. söylenmemişleri. dinlenen şarkıları. dinlenmeyip de o esnada kafamın içinde çalan şarkıları. yılları. yılmaları.

26.5.11

o şiirleri yazan kız karşında otururken elleriyle oynuyor. kağıtlar koparıyor. çatallara dokunuyor. telefonuna tıklıyor. saatini çeviriyor. pek çok şey yapıyor. bir tek sana uzanamıyor. uzanmaması gerek.
gerek çünkü aslında tam da sana söylediğim cümleyi söyleyeceğim bundan sonrasında: gözden çıkardığım insanları hayatıma sokuyorum. çünkü insanlar gider. insanlar geldikleri kadar durmadan giderler. ve ben hep kalırım. ve ben seni kaybetmek istemiyorum. senin hayatımdan çıkışını izlemek istemiyorum. hala oturtamadım ama ben seni gözümde çok büyütüyorum. bir an "tabi ki bu lafları etcek, adam kaç yaşında" diyorum. öte yandan "hasiktir, ona nasıl baktığımı biliyor" oluyorum. herkes gitse de herkes tarafından hayalkırıklığına uğrasam da.. sana uzanmamak için duracağım. her seferinde. saniyeler ellerimin üzerinden geçecek ve ağzımızdaki bir sözcük olacak. görüşeceğiz, sarılacaksın, sanki son hakkımmışçasına sarılacağım sana. ama olmayacak.
çünkü ben o kadar mantıklı ve aptal bir insanım ki hayatımda en çok beraber olmak istediğim adamı, hayatıma sokmayarak, bu lafımı kanıtlayacağım.

21.5.11

o'na dokunmak için sadece birkaç yıl bekledim. sonra üzerimizi uyku örtecekti.
elimin 1 cm gerideki hali güvenli sınır. 1 cm ötedeki o'nun saldırgan ve hırpalayıcı olduğundan şüphem yok. kendimi daha fazla yormak ve insanları "kaçırmak" istemiyorum. ben aslında beklemiyorum. i'm just taking life as it comes. bu yüzden ona uzanmıyorum. (07.03.2011)

o'nunla aramızdaki o güvenli duvardan bahsetmiştim değil mi? siktiret. çünkü ben o duvarı gördüm. duvara çarptım. elimi kaldırdığım an o'na dokunabilirdim. ama buna gerek yoktu. sarılabileceğim kadar yakındı ilk defa. ve ben sarılamadım. o sarılamadı. sarılmadı. onlar konuştu. ben boğuldum. boğdum. bana bakmıyordu bile. gözlerime bakmıyordu.
oysa ben o'nu özledim. yapamadıklarımı özledim. bu yüzden o'nun yastığında uyuyacağım. yani aramızdaki duvarı alıp, başımın altına koyacağım.
neden duruyor?
beni kendine mi saklıyor?
hah.
konuşmadığımız o kadar çok şey kaldı ki. odamın ferahlığından tut, ailesine, o filmi neden o kadar sevdiğine, filmde çocuğun odasına düşen motorun nerden geldiğine kadar.
ben dün niye sustum?
dönüp de sana, sen o hoş gülümsemeni bu filmden öğrenmişsin, demedim?
yine biriktirdim.
azalan hiçbir şey yok içimden ve ben yine de dolduruyorum. (21.05.2011)

19.5.11

o kadar mutsuzum ki ölücem. bunu öyle içten hissediyorum ki.
yalnızım
yalnızım
yalnızım

birilerinden hoşlanıyor ve sonra onların içi kof çıktığını görüp, umutsuzlanıyorum.
hiçbir zaman kafama göre birini bulabilecek miyim?
ders çalışmam lazım. ama çalışamıyorum. gerçekten hiçbir şey ifade etmiyor notta yazılanlar bana.
insanlar çok kalabalık geliyor ve bıkıyorum bu kalabalıktan ama hayır, ben bu kalabalığı istiyorum da aslında.
kimseye ihtiyacım yokmuş gibi davranmaktan bıktım.

26.4.11

yazdığım tüm sayfaları yırtmak istiyorum
içimi açtığım tüm yıllar ve
katlayıp sana yolladığım saç tellerim
hepsini yakmak istiyorum
ellerimdeki hikayeleri silmek
ve bir bombayı kucağına verir gibi
kulağına içimi fısıldamamak
üzgünüm dostum,
artık arkanda değilim
önünde değilim
yanında değilim
artık bungalov dolu o yerde
hiç değilim

13.4.11

gece 3te yattım. sabah 8de uyandım. duşa girdim. 9.40ta ders vardı. patoloji. dinledim. sonraki ders saçma bişiydi. dinlemedim. sonraki ders farmakolojiydi, ama selinin iphone'unda zombi öldürmece oynadım. sonra biraz kantinde takıldım. 1de anatomi labına gittim. 4e kadar kafatası kemikleri çalıştım. iğrenç bişiy. çok fazla çok fazla kıvrım ve delik ve hepsinin ayrı isimleri var. fuck. sonra kadıköye indim. kadıköyden otobüs bileti almam gerekiyordu. zonguldaka gidicez ya. gittim paraları ben toplamıştım. internetten bakınca biletin 20 lira olduğu yazıyordu. 21 liraymış meğerse. ve gidiş dönüş, insanlardan 40 lira toplamıştım ben. neticede 14 gidiş, 14 dönüş. 28 lira açığımız vardı. bi an stres oldum. adama paraları çıkarırken kafam karıştı. ya tam o noktada adama fazladan para verdim ya da önceden düşürdüm parayı ki düşüremem çünkü cüzdanımın en en en iç kısmındaydı hepsi. 50 lira daha eksiğimiz görünüyordu. 78 lira eksik. dönüş biletlerini almadım. yol boyunca düşündüm düşündüm. eve geldim hesapladım, hesapladım, olmadı. of ben para işlerinden nefret ediyorum. bir daha da para toplarsam, allah ağzıma sıçsın. neticede işin içinden şöyle çıktım: 50 lira eksikti. bildiğin yoktu o kağıt. 50 lira ortaya koyucaktım. aptallığımın bedeli. ağladım. para işlerinden nefret ediyorum. haftaya 3 tane sınavım var. saatlerce labda kafatası çalıştım. ama hala yetersiz. şu an mesela artık yemeğimi yemiş ve dersime oturmuş olmam gerekiyordu. ama ne yemeğimi yedim ne de ders. ağladım. ağladım. yorganı çektim başıma ve ağladım. of ben nefret ediyorum para işlerinden. niye kayboldu o 50 lira. kaybolan 50 liradan. haftayaki sınavdan. ankaraya gelemeyecek olmaktan. oy kullanamayacak olmaktan. annem gelsin artık. annem cuma günü gece gelecek. ona başımı gömsem de ağlasam. çok istiyorum bunu. tam bu noktada duruyorum ve diyorum ki oh be sevgilim yok. çünkü olsa, kesin ondan da nefret ederdim. herkesten nefret ediyorum. ders çalışmam lazım. of. bankadan para çekmem ve aptallığımın ücreti olan parayı yatırmam lazım. allah belamı versin. versin ama sınavdan kalmamı sağlayarak değil. ne bileyim, gene karşıma şair bozuntusu seks düşkünü bencil egoist bi erkek çıkarsın, öyle versin. hakkıdır allahın. hakkı bana bunu yapmak. hakkıdır hakka tapan milletin istiklal.

9.4.11

"burası tam da şükrettiğin yer."

1.4.11

insan hiç yaşlanmayacağını sanıyor
insan hiç sevdiği insan yaşlanmayacak sanıyor
seni gördüm, görmedim görmedim, gördüm, görmedim, gördüm, gördüm
keşke seni daha da önceden görseydim
fotoğraflardan yüzünü takip ederek,
göremediğim yılları kazanmaya çalışıyorum

29.3.11

20 yaşına geldim. hala insanların egolarıyla uğraşıyor, onların bezlerini değiştirmiş gibi hissediyorum.

28.3.11

ben, en azından kendimle ilgili, şunu anladım ki: hayatta farkına varabildiğim 2 gerçek var. yalnızlık ve ölüm. ikisi de beni paniklendiriyor. iki ucu da paniklendiriyor. ölmemeliyim çünkü hayattan memnun değilim, bir şeyler eksik hala. ama aynı zamanda nasıl olup da hala yaşayabiliyorum?! hala nasıl nefes alabiliyorum?! buna nasıl katlanabiliyorum?! yalnızım çünkü insan özünde yalnızdır. çevresine insanları topladığı zamanlarda bile yalnızdır. sadece yalnızdır. bunun yanı sıra insanlara nasıl katlanabiliyorum bazen? nasıl olup da anlayışlı olabiliyorum insansı saçmalıklara?
şu ana kadar 2 gerçeğim var hayatla ilgili. ve açıkça görülüyor ki ben 2siyle de başa çıkamıyorum.

27.3.11

dünyanın orta yerinde yalnızlıktan ölüyormuş gibi acı çekiyorum. tamamen sona ulaşıp, ölümü göremiyorum. sadece acı çekmek süregeliyor. ben aslında acı çekmekten ölesiye korkuyorum. ne kadar komik değil mi, cümleleri alt alta yazarsak:
ölüyormuş gibi acı çekiyorum
acı çekmekten ölesiye korkuyorum

beni alıp, dışarıdan hayata bakmaya zorladığın için teşekkürler. kendime bu kadar yüklenmemin sebebi neydi acaba? gözlerim o kadar ağrıyor ki -çünkü gözyaşları ağırdır.
ne kadar yalnızız. ne kadar doldursam da etrafımı, boşlukları, ne kadar yalnızım. yanımda olmasını istediğim insanlarla arama ya yıllar giriyor ya yollar. sevmiyorum. sevmiyorum.

9.3.11

- kendini çok yıpratma. çünkü bi şekilde sen erken büyümüşsün ya da büyümek zorunda bırakılmışsın. ben mesela ikincisiyim yaşadığım şeyler itibariyle.
- ben hangisiyim bilmiyorum. ama sanırım adana'da yapacak bir şey bulamayınca, büyümeyi seçmişim.

28.2.11

verdiği sözleri hatırlıyorum
mutlulukla ilgili bir şeydi
gülümseyiş yerini tutamaz
ama keşke şu an yanımda olsaydın
değişmesi gereken birkaç ampül var
bulutlar ışığı kapatıyor
son günlerimiz karanlık
başağrısına çözüm birkaç duman
birkaç tatbikat ve burjuva zevkimiz
değişmeyen tek gelenek
elbette ellerime sığmaz bu kadarı
nesil atlıyoruz her seferinde

24.2.11

i surround myself with people i find intellectually stimulating.

22.2.11

bazen gerçekten bir ömürde tek hayat yaşamak istemediğime karar veriyorum. otobüste vesair giderken yan tarafta bir arabaya takılıyor gözüm mesela. keşke o anlığına "ben" benden çıkıp, o sürücü koltuğundaki kadın olsam. onun hayatı nasıldır, bir baksam. ama mutsuz ediyor bu insanı biliyor musun. dünyada yüzlerce dil var. ülke var. ve öldüğümüzde kaç dil konuşuyor olabileceğiz ki. mesela çince, benim için hep çizgilerden ibaret olacak. oysa o çizgiler bir hikaye anlatıyor. hayatımda tenis oynamadım. öldüğümde hala mühendislerin ne yaptıklarını bilemeyeceğim. pek çok meslek grubunun aslında ne yaptıklarını bilemeyeceğim. dünyada dinlemek gereken çok fazla hikaye var aslında.

bencillik etme diyor arkadaşım. bunları düşünerek yaşarsan, dibe batarsın diyor öteki.

ölümden çok korkuyorum.
ama bazen yaşamaktan da korkuyorum. uyanıyorum ve "aman tanrım, yaşıyoruz!" diyorum. yolda yürüyorum, o kadar insan, nasıl yaşayabiliyorsunuz, diyorum.
ve ölmekten çok korkuyorum.
ve yaşamı becerebilenleri sevmiyorum. evet, yaşamak bir ability işi ve kimi zaman bundan mahrum olduğumu düşünüyorum.

mad men'de şöyle bir söz geçiyordu: yalnız doğdunuz ve yalnız ölecekseniz. ve bu dünya, üzerinize sadece bir kurallar demeti serper. bu gerçekleri unutmanız için.
sonra sanırım özdemir asaf şunu demiş: insanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları sevip; gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.
ben de şunu diyorum: hepimiz, acılarımıza sahip olmak dışında yalnızız.

21.2.11

ellerimi uzatıyorum geçmişe
büyük bir klişe doğuruyorum, beni sevmeyen şair bir adamdan
hayatım boyu lütfen dediğim tek insan olan allaha, ayıp oluyor haliyle
kendimize bir başlangıç gerekiyor
önce pembe panjurları geceye boyayıp
sonra odanın tüm duvarlarını aynayla çeviriyorum
şair adam beni sevsin istiyorum
bana şiirler yazsın istiyorum
çünkü
her allahın bir kitabı olmalı

rutin doktor kontrollerinin birinde
doktor hanım "'bir' olmazsa ölecek hastalığı var "diyor klişemizde
şair adam, anlamıyor, tek bildiği kelimeler
benimse biyolojim iyidir liseden beri
ancak "ikimiz birken" yaşatabiliriz büyük klişemizi
şair adama bakıyorum, çaresizlik damlıyor gözlerimden
pencereye bakıyor
çünkü
her yaratılanın bir sonu olmalı

haliyle klişemiz gözlerimizin önünde ölüyor
diyemem pek tabii
çünkü bir tek benim gözlerimin önünde.
şair adamın gözleri ise aynada
elleri şiirler yazıyor, ağzı bunları okuyor
bana baktığında, beni görmüyor
çünkü
her allahın bir kulu olmalı

benim eski allah, daha alçak gönüllüydü aslında bakarsanız
kulağı iyi duymazdı ama duyduğunda da mucizeler yaratırdı
lakin adımlarımın arkası ayıp dolu, geri dönemem
lakin aynalar şair adamın gözlerini çaldı, burada kalamam
büyük klişemizin kırkı çıkmadan, yola çıktım ben de
yanıma alabildiğim kadar puantiye..
şiirler yazmak istiyorum
çünkü
her allahın bir kitabı olmalı

10.2.11

ben seni anlatmaktan bıktım. ama sen en güzel sesimi harcamaktan bıkmadın. konuş diyorlar, çünkü içimde yerin yok. beni seven arkadaşlarım diyor bunu. buzdolabından, elime tutuşturdukları kitaba kadar.

aynanın karşısında kendimi izliyordum bugün. kadının biri ayaklarından bacaklarıma kadar masaj yapıyordu. durdum ve:
yıkılan parçaları topladım.

zekamı topladım: iki+iki=beş
bilgimi topladım: hipotetik olmayan şey kategorik bir buyruktur.
dilimi topladım: je ne peux pas parler français.
saçımı topladım: bacaklarımı uzattım.

benim parçalarımı nerelere fırlattıysan
gittim dünyadaki her o noktadan
parçamı topladım.
yerlerine birer kelime bıraktım.
işte ilk kitabımı böyle bir haritadan yola çıkarak yaptım.
şaşırdım ve şaşırttım
çünkü adımlarım durmuyordu.
kadın, ellerini, bacaklarımdan çektiğinde
sana doğurduğum çocukları topladım.
"babanız sizi sevmedi" dedim.
haksız değildim.

26.1.11

bak şimdi, duruyorum
durduğum bu noktayı al
dünyanın başka bir köşesine koy
beni evsiz bir çingene yap
satırlar arası değil
yolların arasında yaşat
tanımadığım çocuklar olsun karnımda
çizgili ve noktalı sigara dumanları
yaraların olsun senin de
bir dövüşten yeni çıkmış gibi

sonra benim aklımı al, bu vücuda koy
sabah alarmı, sen ve ben ve burjuvazi
klik klik, korunaklı dünya için iki kapı kilidi
dolmuş parası, bir öğrenci
durakta inecek var, açıl kapı
merdivenden çık, pat pat
insanlar konuşsun, küt küt
yalanlar söylensin, ha ha
beni tanıma, suratıma gül
vücudumu öp, aklımı söndür

24.1.11

ay'ın en beklenmedik yerinden çıkacaksın
beş
bana en güzel gülümsemeni vereceksin
dört
aklını bağlayıp, ellerini öpeceğim
üç
arka bahçeme gireceksin -dur yapma
iki
kollarından kaçacağım birazdan

((güneş, gözleri yakıyor))

bir

((ay, karanlıktadır))

kendimi kollarına bırakacağım birazdan
iki
bana silahlarınla yaklaşmayacaksın
üç
aklımı öpüp, ellerimi bağlayacaksın
dört
çarşaflardaki kokuyu sileceksin
beş
ayın en beklenmedik günü geleceğim

20.1.11

rüyaların
kapakları açma gibi bir işlevi var
kirli anıları dolaptan çıkarıp
yıkama akabinde kurutma
sonra da yatağın üzerine serme

yok, serme.

9.1.11

bugün tanımadığım birinden arcade fire konser albümü aldım. tüm günümü güzelleştirecek asıl şarkıya dikkat çeken ise sevgili can günşiray'dı. the suburbs continued 00:57. derken klasik bir pazar yaşayacağımı sanıyordum tabi. pazara gider, buzdolabımı doldurur. sonra markete gider, kredi kartının şifresini girerdim. tam bunu yapmak isterken fark ettim ki: ben hayatımı heba ediyorum. bir pazar daha böylece kayıp gitti. bak, gitti, artık pazartesi. oysa planlar dahilinde kilyos'a gitmek, belki arter'deki sergiye bakmak velhasılı kelam hayat zor. son aylarda ölümü çok fazla düşünür oldum. annemin ölme korkum üzerine yorumu "yo ölemezsin, daha evlenmedin" bile. yıldızlarımız ve gezegenlerimiz aynı olduğu için hayatımdan asla çıkmayacak olan eski erkek arkadaşıma göre "ölemezsin çünkü daha hayattan memnun değilsin." şu anki erkek arkadaşımın yorumu "daha çok genciz be." hayatımın erkekinin yorumu ":)" babamın yorumu "intihar zayıf kişilikli insanların eğilimi."
sonra cadde değiştirdim, oturdum bir kızı dinledim. kendimi dinledim. yani önümdeki 2 seçenekli yoldan ıslak olanını seçsem neler olurdu, onu dinledim. sonra kuru tarafımda durup anlattım. beni seviyor dedim. ama neden. seviyordur bir sebeple dedi. sebepsiz sevmesini seviyorum aslında ben dedim ama yalandı bu. ben her zaman sevdim onu.

saat 2, uykum yok. gel bi bira daha içelim?

1.1.11

şimdi ben aşık olmadım da başka bir şey.
eminim ki gündüz gözüyle seni görsem aşık olmam. yani öyle hemen "aa güzel çucukmuş" da demem. ama işte akşam gözü, dans gözü, yeni yıl gözü, kalb gözü, parfüm gözü, tekila gözü derkeen kendimi senin kollarında buldum beyfendi. nasılsınız, iysiniz işallah.

27.12.10

çünkü ben hep olabilecekleri
en sonuna saklardım
sonra ceplerime bir baktım
kedilere ayıp yaptım
şişt önce susalım
sonra biraz
biraz biraz cümleler kurulur

çünkü ben olmak istediğimi
en sonuna saklardım
sonra yüzüne bir baktım
ellerime baktım
yılları bir saydım
sonra biraz
biraz biraz adımlar yaklaşır

çünkü ben tutmak istediğim
eli,
en sonunda tutardım
sonra sen belimi sarardın
yanaklarımdan severdim
sonra biraz
biraz biraz zaman geçer, biraz büyüsem, biraz gülsen, biraz dursa, bu dünya, biraz müzik, biraz bira, biraz adım, biraz rüya, biraz mantı, biraz mantık.

çünkü ben hep olabilecekleri
saklarım
çünkü ben sana olan sevgimi
-çin böreğinin içine-
sakladım.

biraz mantık.

10.12.10

aşık olununca yapılanlar:
  • adımın bir harfini geri almak
  • gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymak
  • boynumu kimsenin senin kadar değerlendirememesi
  • kardeşim olan gözlerini, çocuğum olan alnını, sevgilim olan ağzını, dostum olan ellerini, kocam olan karnını unutmamak
  • şimdilerde her şeyi sana bağlamak.
sonra şunu anlarım ki aşkı kendimde olduran da benim, öldüren de.
e o zaman?
o zamanı şu:
pür aşkın aptallıkla bir ilgisi var.

4.12.10

Sonra bir sabah uyandık ki kış olmuştu.
Ama benim insan olan yerlerim çok ağrıyordu.

Olsun, vicdan dediğin başka nereyi ağrıtır ki.

And I know how I feel.

13.10.10

kaşındaki yara izini sorar sormaz pişman oluyorum. çünkü aklıma hazal'ın "bir kadın bir erkeğe yara izinin hikayesini sorduysa orada bir şeyler oluyordur" tespiti geliyor. umarım bu tespitten bihabersindir diye umuyorum ama bir saniye sonra gene umutsuz oluyorum. çünkü gördüğün, geçirdiğin kadınlar, sana bir şeyler öğretmişlerdir, değil mi? peki ben ne öğretiyorum diyorum. sonra susuyorum. sahip olduğum şeyler, bölük pörçük, yarı zamanlı tıbbi terimler, eş zamanlı müzikler, yazar olmadan evvel okunması gereken 123 kitabın özeti, kolej erkeklerinin ilişkilere bakış açısı ve dahası. sonra susuyorum. yan yanayız, yürüyoruz. karşı karşıyayız, yemek yiyoruz. biz hiç tartışmıyoruz. demek ki tartışacak kadar yakın değiliz. ya da çok uyumluyuz ama aslında deve ile cüce, kuzey ile güney kadar uzağız. hem uzak hem de uyumlu olmak mümkün mü? bir sonraki bienal konumuz bu olsun, brecht çekeyim karşıki dağlar yıkılsın.
fotoğrafı asıl bilen sen olduğun için fotoğraf makinemi çıkarmakta tereddüt ediyorum. doktorlarla görüşmelerim sürmekte, gözüme kamera taktıracağımdır. zira senin hüznü üzerine yapıştırdığın genel halinin, bazen kıyısından köşesinden taşan bir sevimli çocukluk oluyor ya, onu sana da göstermek istiyorum. ben seni gözlerimle seviyorum. umarım rahatsız etmiyorumdur. ben seni kirpiklerimle seviyorum. gözlerimi kapatmak istemiyorum. ben seni dilimle seviyorum, adını ağzımda yuvarlayarak söylüyorum. ben seni kulağımla seviyorum, her yerime ulaş istiyorum.
sonra beyaz ellerine baktın. ben de elindeki yaraya. and in that moment, i swear we were infinite. bunu, türkçe yazarsam gereken anlamı kaybedeceğimi düşündüm. ama o an, hatırlıyor musun bilmiyorum, ellerine baktığında, insan ne yapacağını bilemezken yapar bunu, ben de baktım. ellerini sevdim. sen de seviyorsun bence. sonra yüzüne baktım, hala gözlerin ellerinde. gözlerin, ellerin de. ben yine de şükrettim. şükrettim çünkü huzuru verdin bana. yanındayken ben, işte yine, yürüyordum, bulandı aklım pardon. bu burunda bulantı olmazdı çünkü.
sahi, aman alınma da, neden yanımdasın?

16.4.10

"ben senin beni neden aramadığını biliyorum."

bu bir cümle. diğer bir cümle hemen ardısıra başlamalı ama iki cümle arasına bir şey giriyor. ikimizin arasına giren şey gibi. gözlerine bakıyorum, yoklar. ellerine bakıyorum, uzak.

bu işi ben kontrol edemem. gözlerini mesela. tutup çenenden gözlerime bakmanı sağlayamam. çünkü bazen yokum. hayır yani benim yanımda olsan bile kontrol edemem. yüzünün bana dönük olmasından daha başka bir şey bu. gözlerinin çok daha içinde. onlar kıpır kıpır. onlar bana bakmazken. yapamam bunu.

sokaklar mesela. kendini sokaklara atıyorsun başın sıkışınca. haber vermiyorsun. yanımdan geçip gidiyorsun. ama kendini sokağa atmak en kolayı. sana yardım etmek istiyorum. böyle yaptığında yardım da edemiyorum. boş konuşmuş oluyorum. ama neden boş boş konuşmuş olan ben oluyorum? sen susuyorsun. yüzüne bakıyorum. hala susuyorsun. ama böyle olmaz. hayır. "bitti" diyeceksin. ağzından çıkaracaksın o sözü: bitti.